13 EKIM 2006 CUMA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
| OZDERIN,M. msn : ozderin@hotmail.com |
13 Ekim 2006 Tarihli ve 26318 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YASAMA BÖLÜMÜ
KANUN
5548 Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
BAKANLAR KURULU KARARI
2006/10961 İstanbul İli Fatih İlçesi Sınırları İçerisinde Yer Alan Bazı Alanların Yenileme Alanı Olarak Kabul Edilmesi Hakkında Karar
YÖNETMELİKLER
— Türkiye Denizcilik İşletmeleri Anonim Şirketi Kapsam Dışı Personel Sicil Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik
— Gümrüksüz Satış Mağazaları Yönetmeliği
— Niğde Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik
GENELGE
— Yolsuzlukla Mücadelenin Koordinasyonu ile İlgili 2006/32 Sayılı Başbakanlık Genelgesi
TEBLİĞLER
— Karayoluyla Yurtiçi Eşya Taşımacılığında Uygulanacak Taban Ücret Tarifesi Hakkında Tebliğ (No: 47)
— İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2006/27)
Orhan Pamuk Nobel'li ilk Türk Gururumuz
Orhan Pamuk, ödülü kazandığını Columbia Üniversitesi'nde ders vermek için gittiği ABD'de öğrendi.
'Yeni simgeler buldu'
İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi, 2006 Nobel Edebiyat Ödülü'ne Türkiye'nin dünya çapında tanınan yazarı Orhan Pamuk'u layık gördü. Bilimler Akademisi'nin açıklamasında Pamuk için 'Yaşadığı kent İstanbul'un melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve kaynaşmasının yeni simgelerini buldu' ifadesine yer verildi.
'Siyasetin etkisi yok'
Akademi sekreteri Engdahl, ödülün Pamuk'a verilmesinde siyasi tutumunun etkili olmadığını söyledi. Engdahl, "Pamuk kendi ülkesinde tartışmalı bir kişilik, ama ödülümüzü alanların hepsi böyle" dedi. Engdahl, Pamuk'un Doğu ve Batı kültürleriyle bağları sayesinde 'Çağdaş romanın köklerini genişlettiği' için ödüle layık görüldüğünü söyledi.
Radikal'le paylaştı
Dünyanın neredeyse tüm saygın edebiyat ödüllerini alan Pamuk, Nobel'le birlikte 1.37 milyon doların da sahibi olacak. Ödül töreni 10 Aralık'ta İsveç'te. Radikal'i arayarak sevincini paylaşan Pamuk, "Bu ödülü Türk kültürüne, edebiyatına, diline ve tüm yazarlarına verilmiş sayıyorum. Ülkemin gurur duymasını ve taşımama yardım etmesini isterim" dedi.
Üç büyük baroda bu hafta sonu gruplar çarpışacak
İstanbul'daki başkanlık seçiminde Kazım Kolcuoğlu'nun karşısında eski başkan Sayman var. Kerinçsiz ve ekibi, Sayman'ı engellemek için Kolcuoğlu'nu destekliyor
RADİKAL - İSTANBUL - Türkiye'nin en büyük üç barosu İstanbul, Ankara ve İzmir'de hafta sonu başkanlık seçimi var. Seçimde birçok grup iktidar için yarışacak.
İstanbul'da iki dönemdir iktidarı elinde tutan Önce İlke Grubu, başkan Kazım Kolcuoğlu'nu tekrar aday gösterdi. Kolcuoğlu'nun karşısına ise ondan önce üç dönem başkanlık yapan Yücel Sayman çıktı. Çağdaş Avukatlar Grubu'nun adayı Sayman, dört yıl sonra tekrar aday olmasını şöyle açıklıyor:
"Yargı tehdit ve taarruz altında, Baro sessiz. Hukuk ihlalleri, çökertilen yargı, çökertilen savunma, işlevsizleştirilen avukatlık, insan hakları, hukuk devleti, şiddet, linç girişimleri, insanın biyolojik özelliklerini arşivleme akımı, tartışmalı kararlar..."
Önce İlke Grubu'nun adayı Kolcuoğlu yeniden yönetime talip olurken, ilginç destekçileri var. Orhan Pamuk, Hrant Dink, Perihan Mağden gibi aydınların yargılandığı 'düşünce özgürlüğü' davalarında ısrarla müdahil olmak isteyen, duruşmalarda olay çıkaran Kemal Kerinçsiz ve ekibi Kolcuoğlu'nu destekliyor. Kerinçsiz 500 avukatlık desteği oldu-ğunu belirtirken, Çağdaş Avukatlar Grubu'nun 'ABD'den yönetilen tarikatlar ve küreselcilerin' desteğini aldığını öne sürüyor ve "Milli vasıftan uzaklar. Kazım bey ise milli duruşu sergiliyor" diyor.
Baroda İslami kesimi temsil eden Çağrı Grubu bu yıl seçime girmiyor. Grup, Hukukçular Derneği, Hukukçular Birliği Derneği, Hukuk Araştırmaları Derneği gibi derneklerin oluşturduğu 'Hukukun Üstünlüğü Platformu'nu destekliyor. Platformun adayı Satılmış Şahin, "Avukatlık kimliğini öne çıkarıyoruz. Hiçbir siyasi kuruluşun arkasında, önünde değiliz. Artık baro başkanlığını meslek haline getirdiler. Bunu kırmak istiyoruz" diyor.
Seçime girecek dördüncü grup ise Ferit Hakan Baykal'ın kurduğu 'Hukuk Grubu.' Baykal, hiçbir partiye, örgüte bağlı olmadıklarını belirterek "Amacımız baroyu, hukuksuzluğun karşısına çıkacak demir bir yumruk haline getirmek" diye konuşuyor.
İzmir Barosu'ndaki seçim öncesi açıklama yapan Çağdaş Avukatlar Grubu'nun başkan adayı Ahmet Okyay, Nevzat Erdemir başkanlığındaki yönetimi baroyu 'devlet dairesine' çevirmekle suçladı.
Ankara Barosu da yeni başkanını seçmek için 15 Ekim'de sandık başına gidecek. Seçime bugünkü baro başkanı Vedat Ahsen Coşar Demokratik Sol Avukatlar Grubu'nun, Salih Çelen Baroda Birlik Grubu'nun ve Hüseyin Yüksel Biçen de Çağdaş Avukatlar Grubu'nun adayı olarak girecek.
Yerel yönetime olağanüstü yetki
Suudi Arabistan Kralı'na ait Sevda Tepesi, yıllardır 'imar izni' bekliyor. Tasarıyla Boğaziçi ve Kıyı Kanunu'na giren bölgeler de projelere açılıyor. FOTOĞRAF: GARBİS ÖZATAY
Sevda Tepesi'ne imar izninin yolu açıldı. Meclis'teki Dönüşüm Alanları Kanunu tasarısı, belediyelere TSK'ya ait olanlar hariç tüm arazileri kullanma yetkisi veriyor
AHMET KIVANÇ (Arşivi)
ANKARA - Kentleri gecekondu ve kaçak yapılardan kurtarmak amacıyla hazırlanan Dönüşüm Alanları Kanunu tasarısı, belediyelere ve il özel idarelerine, 'imar planı bulunsun veya bulunmasın, kentsel ve kırsal tüm alanlarda' kentsel dönüşüm projesi uygulama yetkisi veriyor. Tasarıyla Sevda Tepesi'ne imar ile Galataport ve Dubai Kuleleri'ne izin yolunun da açılacağı belirtiliyor.
TBMM Bayındırlık, İmar, Ulaştırma Komisyonu'ndaki görüşmelerine gelecek hafta devam edilecek Dönüşüm Alanları Hakkında Kanun tasarısıyla ilgili olarak CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir yedi sayfalık bilgi notu hazırlayıp, Genel Başkan Deniz Baykal'a sundu. Kentleri gecekondulardan, depreme dayanıksız binalardan ve kaçak yapılardan kurtarmak için dönüşüm projeleri uygulanmasını desteklediklerini belirten Karademir, hazırlanan tasarıyı bu yönüyle olumlu bulduklarını, ancak tasarıda amacı aşan hükümler olduğunu vurguladı.
Tasarının 'kapsam' başlıklı maddesi, kamuya ya da şahsa ait her türlü arsa ve arazilerle üzerlerinde bulunan bütün yapıların dönüşüm alanı olarak ilan edilebilmesine olanak sağlıyor. Dönüşüm alanında kalan özel şahıslara başka alanlarda mülk verilecek. Bu düzenlemenin tek istisnasını, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait harekât, eğitim ve savunma amaçlı alanlar oluşturuyor.
Karademir, tasarı 'Hazine'ye tescilli olmayan ama devletin hüküm ve tasarrufu altındaki sahipsiz malları da' kapsadığı için, kıyılar, meralar, yaylak ve kışlaklar ile ormanlarda da uygulanabileceğini savundu.
Tasarının 'genel esaslar' başlıklı maddesi de, Boğaziçi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma, Kıyı, Çevre, Özel Çevre Koruma, Milli Parklar, Orman, Mera, Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Maden ve Köye Yönelik Hizmetler Hakkında Kanun'un da aralarında bulunduğu özel nitelikli yasa kapsamına giren alanlarda yerel yönetimlerce dönüşüm projesi uygulanmasına olanak sağlıyor. Yerel yönetimler buralarda proje uygularken, ilgili kurum, kuruluş ve kurulların görüş ve önerilerini alacaklar. Ancak tasarıda, yönetimlerin bu görüş ve önerilere uyma zorunluluğu getirilmiyor.
Yatırım da yapabilecekler
Tasarıya göre belediyeler ve il özel idareleri dönüşüm projelerini kendileri yapabileceği gibi, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ya da özel şirketlerle ortak da çalışabilecek. Dönüşüm projeleri sadece kenti kaçak yapılardan kurtarmak için değil, 'yatırım' amacıyla da hazırlanabilecek. Erdal Karademir, tasarının bu haliyle Suudi Arabistan Kralı'na ait Sevda Tepesi'nin imara açılması, Dubai kuleleri ve Galataport gibi projelerin kolaylıkla gerçekleşeceğini söyledi. Sevda Tepesi'nin imara açılmasının önünde 2960 Sayılı Boğaziçi Kanunu engel teşkil ediyor.
Tasfiye, yenileme, iyileştirme...
Hükümet, Galataport ve Haydarpaşa gibi projeleri hayata geçirebilmek için hem özel yasalar çıkarttı, hem de çeşitli yasalarda değişiklikler yaptı. Şimdi ise belediyeler bu tasarıya dayanarak, bir bölgeyi 'dönüşüm alanı' ilan ederek özel bir imar planı hazırlayacak. Bölgedeki yapılar tasfiye, yenileme, iyileştirme, geliştirme işlemine tabi tutulabilecek. Bu bölgede konut, ticaret, sanayi, rekreasyon, teknik altyapı, sosyal donatı alanları ve diğer yatırım ihtiyaçları için proje üretilebilecek. Belediyeler bu projeleri kendileri yapabileceği gibi özel şirketlerle proje ortaklığı kurabilecek. Bu projelerin Boğaziçi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Kıyı Kanunu gibi yasalara aykırılığı iddia edilemeyecek. Tasarı sayesinde Dubai Kuleleri ile Küçükçekmece ve Kartal'da planlanan dev konut, ticaret ve turizm projeleri kolaylıkla hayata geçebilecek.
Dink: Yasalaşırsa gidip ihlal ederim
Hrant Dink, Paris'e tepkili.
RADİKAL - İSTANBUL - Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, Fransa Meclisi'nin yasa teklifinin yasalaşması halinde Fransa'ya gidip yasayı ihlal edeceğini söyledi. Dink, özellikle Türkiye'nin kendi içinde yapması gereken demokratikleşme sürecini bu tür olaylara kızıp, geri plana atmaması gerektiğini ifade ederek şöyle devam etti:
"Türkiye'nin olan biteni soğukkanlılıkla karşılaması lazım. Bence çok daha önemli olan, Türkiye ile Ermenistan'ın ilişkilerini ve diyaloğunu sağlayabilmek için daha fazla çabalara girmek lazım. Dışarıdan yapılan bu müdahaleler bu diyaloğu sağlamaktan ziyade zorlaştırıyor."
Hrant Dink, "Tasarı yasalaşırsa gider bu yasayı ihlal ederim. İfade özgürlüğü adına ihlal ederim" dedi.
İlk yasayı tamamlayalım
Ermeni soykırımının tanındığı Fransa'da, soykırım hâlâ inkâr edilebiliyor. Başladığımız işi bitirmek için inkârı da suç saymalıyız
Fransa'da Ermeni soykırımını tanıyan yasayı öneren, inkârı cezalandırma yasa teklifini ilk imzalayan Sosyalist Partili milletvekili Didier Migaud'nun Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a açık mektubu:
Sayın Cumhurbaşkanı, geçen günlerde Ermenistan'a yaptığınız gezide 'Ermeni soykırımı trajedisi'nden bahsettiniz ve Fransa'nın soykırımı resmen tanıdığını hatırlattınız. Karşılaşılan çok sayıda engele rağmen soykırımın bir yasayla tanınması, birçokları tarafından bir başarı olarak kabul edilmişti. Gerek sizin, gerekse o dönem iş başındaki hükümetin konuyla ilgili çekinceleri herkesçe biliniyordu.
Tanımanın sonucu
Soykırımın tanınmış olması önemli bir gelişmeydi, ancak bu tanıma yeterli değildi. Zira her ne kadar cumhurbaşkanı olarak siz aksine inanır gibi görünseniz de, Fransa'da hiçbir yaptırımla karşılaşmadan Ermeni soykırımının yaşandığını inkâr etmeye devam edilebiliyor.
Dolayısıyla Ermeni soykırımının tanınmasını tüm sonuçlarıyla ortaya dökmek için daha çıkarılması gereken yasalar var. 1915'teki Ermeni soykırımının oluşturduğu insanlığa karşı suçun inkârının da, Fransa'nın ceza hukukuna entegre edilmesi gerekiyor.
Gayssot'a dahil edilmeli
8 Ağustos 1945 tarihinde Londra Anlaşması'nın ekinde tanımlanan insanlığa karşı suçların cezalandırılmasına yönelik 1992'de çıkarılan Gayssot Yasası da bunu yapmıştı. Ancak Yahudi soykırımını kapsayan Gayssot Yasası o dönemde henüz resmen tanınmamış olduğundan Ermeni soykırımını içine alamamıştı. Ama artık Ermeni soykırımını bir yasayla resmen tanıdığımıza göre, yasanın her yönüyle tamamlanması gerekir. Hükümetiniz mevcut yasaların insanlığa karşı işlenmiş suçları överek suç işleyen kişileri mahkeme önüne çıkarmaya yeterli olduğunu düşünüyor. Ama bu doğru değil, mevcut yasa bunu yapmıyor.
Tarihçilere engel değil
Mevcut yasalar soykırımın övülmesini engellese bile, inkârını cezalandırmaya müsaade etmiyor. Bu durumu nasıl kabullenebiliriz? Kabul edersek, kendimize biçtiğimiz bu göreve sırt çevirmiş, sansür suçuna ortak olmuş, kısacası tarihi gerçeği reddedenlerin yarattığı resmi tarihi kabullenmiş olmaz mıyız?
Tam bir vicdan özgürlüğü var olsa bile özgürlüğün kendisi mutlak sayılamaz. Kurallar koymak ve bunlara uyulmasını sağlamak, demokratik bir sistemin bizzat temelini oluşturur. Ayrıca gördüğüm kadarıyla Yahudi soykırımının tanınması ve hukuken tanımlanması da, tarihçilerin işini yapmasına engel teşkil etmiyor, onların araştırmalarına kesinlikle köstek olmuyor.
Dolayısıyla hayır sayın cumhurbaşkanı, Sosyalist Parti'nin sunduğu, Ermeni soykırımını inkâra 45 bin avro para ve beş yıl hapis cezası öngören yasa tasarısı polemik değil. Bu tasarı, işlevsel ve Fransa'nın bizzat sizin Ermenistan'ın başkenti Erivan'da hatırlatmış olduğunuz duruşuyla da tutarlı bir tasarı. Bana inanmanızı rica ediyorum, sayın cumhurbaşkanı... (12 Ekim 2006)
Haberi Yazdır
Erdoğan'a kötü haber: El Kadı'ya yine tedbir kondu
Erdoğan, El Kadı'ya kefil olmuştu.
RADİKAL - ANKARA - Başbakan Tayyip Erdoğan, 'kefilim' dediği Suudi işadamı Yasin El Kadı'nın Türkiye'deki malvarlığına tedbir konulmasıyla ilgili davada önemli bir raundu kaybetti. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı'nın El Kadı'nın mallarına tedbiri kaldıran kararı kesinleştirme amacıyla yaptığı 'davadan feragat' başvurusunu reddetti.
Kurul, tedbiri kaldıran 10. Daire'nin kararının yürürlüğünü de durdurdu. Böylece El Kadı davasında başa dönüldü. Dava esastan karara bağlanıncaya kadar, El Kadı'nın Türkiye'deki mallarına tedbir kararı yeniden yürürlük kazandı. Genel Kurul, Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı'nın El Kadı lehine olan kararı temyiz amacıyla yaptıkları başvuruyu daha sonra karara bağlayacak.
ABD ve BM istedi: Birleşmiş Milletler'in teröre destek verenler listesinde ismi geçen El Kadı'nın Türkiye'deki tüm hak ve alacaklarıyla malvarlıkları, 2001 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla dondurulmuştu. El Kadı, bu kararın iptali istemiyle Başbakanlık, Maliye Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı aleyhine dava açmıştı.
Tedbire iptal: Danıştay 10. Dairesi, 'tedbir talebine ekli delil bulunmadığı' için Bakanlar Kurulu'nun El Kadı kararını iptal etmişti. Bu sırada Erdoğan, El Kadı'ya kefil olduğunu açıklamıştı. Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı ise sürpriz bir adımla El Kadı lehine karar temyiz etmişti. Ancak kararın haberi olmadan temyiz edildiğini öğrenen Başbakan Erdoğan kızınca Danıştay'a temyizden feragat dilekçeleri verilmişti.
Ombudsmana mahkeme yolu, özel okula veto
Sezer, Kamu Denetçiliği Yasası'nın bazı maddelerini Anayasa Mahkemesi'ne götürecek.
RADİKAL - ANKARA - Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Özel Öğretim Kurumları Kanunu'nun, Milli Eğitim Bakanlığı'nın özel okullardan hizmet satın alabileceğine ilişkin maddesini veto ederek, yasayı Meclis'e iade etti. Sezer, daha önce veto ettiği ombudsmanlığa ilişkin Kamu Denetçiliği Kanunu içinse Anayasa Mahkemesi'ne iptal başvurusunda bulunacağını açıkladı.
Cumhurbaşkanı Sezer'in özel okullarla ilgili yasayı veto gerekçesinde, hizmet alımına ilişkin madde uyarınca Milli Eğitim Bakanlığı'na özel öğretim kurumlarında hizmet satın alınması yoluyla öğrenci okutma yetkisi verildiğini, böylece özel okullara devlet bütçesinden kaynak aktarma olanağı sağlanacağı belirtildi. Sezer, Anayasa'ya göre yoksul öğrencilerin parasız yatılılık, burs ve kredi gibi yardımlarla ve sosyal yardımlarla desteklenebileceğini belirterek "Devletin sınırlı parasal kaynağının kimi özel okulların desteklenmesi amacıyla bu okullara aktarılması kamu yararı yönünden uygun değil. Düzenleme Anayasa'ya aykırıdır" dedi.
Öte yandan Sezer, ombudsman yasasını onaylayarak Resmi Gazete'de yayımlanmak üzere Başbakanlığa gönderirken, yasanın bazı maddelerinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvuracağını açıkladı.
Seçim tarihi: 4 Kasım 2007
TBMM seçim tarihini belirledi. AKP, CHP ve Anavatan'ın ortak teklifiyle genel seçiminin 4 Kasım 2007'de yapılması kararlaştırıldı
RADİKAL - ANKARA - AKP, CHP ve Anavatan'ın ortak teklifiyle milletvekili genel seçiminin 4 Kasım 2007'de yapılması kararlaştırıldı. TBMM Genel Kurulu'nda dün milletvekili seçilme yaşını 30'dan 25'e indiren Anayasa değişiklik teklifinin ikinci tur oylaması öncesinde, seçim tarihi konusunda sürpriz bir gelişme yaşandı. AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz, CHP ve Anavatan grup başkanvekillerine gelerek, Yüksek Seçim Kurulu'ndan (YSK) 2007'de yapılacak seçim tarihinin kesinleştirilmesi konusunda talep geldiğini söyledi. Kapusuz, Milletvekili Seçim Kanunu uyarınca normal seçim tarihinin gelecek yıl 14 Ekim Pazar gününe denk geldiğini, Ramazan Bayramı'nın ise gelecek yıl 12 Ekim Cuma günü başlayacağını, dolayısıyla bayramın üçüncü günü seçim yapılmak durumunda kalınacağına dikkat çekerek, Kasım ayının ilk pazar gününün seçim tarihi olarak belirlenmesini önerdi. Kasım ayının ilk pazar günü gelecek yıl 4 Kasım'a denk geliyor.
Jet uzlaşma
CHP ve AKP grup başkanvekilleri AKP'nin teklifini genel başkanları Deniz Baykal ve Erkan Mumcu ile görüştükten sonra olumlu yanıt verince seçim tarihinin 4 Kasım olarak belirlenmesi konusunda anlaşma sağlandı. Buna ilişkin yasal düzenlemenin, bağımsız adayların birleşik oy pusulasında gösterilmesine ilişkin olarak Milletvekili Seçim Kanunu'nda değişiklik yapılmasına dair yasa teklifinde yapılması kararlaştırıldı. Buna göre, Milletvekili Seçim Kanunu'na göre 3 Temmuz 2007'de başlayacak seçim dönemi de 20 Temmuz 2007'ye ötelendi. Üç partinin grup başkanvekillerinin, söz konusu yasa teklifinin, dün gece yasalaştırılması konusunda uzlaşması üzerine değişiklik teklifi dört dakikada görüşülerek yasalaştı. Anavatan'lı Süleyman Sarıbaş, değişikliğe destek vermekle birlikte, bu kanunun Anayasa'ya aykırı olduğunu ve iptal edilebileceğini söyledi.
Dilipak'a Sezer'e hakaretten 11 ay hapis
Dilipak'ın cezası paraya çevrildi.
AA - İSTANBUL - Anadolu'da Vakit Gazetesi Yazarı Abdurrahman Dilipak, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e hakaret ettiği gerekçesiyle 11 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde dün görülen duruşmaya Dilipak ve avukatı katıldı. Duruşmada, mütalaasını açıklayan Cumhuriyet Savcısı, Dilipak'ın Anadolu'da Vakit gazetesinde yayımlanan yazısında eleştiri amacıyla düşüncesini açıklamasının fikir ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti. Savcı, suçun unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle Dilipak'ın beraatine karar verilmesini istedi. Ancak, mahkeme, Dilipak'ı Cumhurbaşkanı'na basın yoluyla hakaret suçundan TCK'nın 299 maddesi uyarınca bir yıl iki ay hapis cezasına çarptırdı. Cezayı Dilipak'ın iyi hali nedeniyle 11 ay 20 güne indiren mahkeme bu cezayı 10 bin 500 YTL adli para cezasına çevirdi.
Müsteşara 4.5 yıl hapis talebi
RADİKAL - ANKARA - Yargı kararlarını uygulamayarak görevi kötüye kullanmak suçundan birden çok kez yargılanıp mahkûm edilen Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Necat Birinci, dün yine aynı suçlamayla yargılandı. Latife Sayan ve Bedrettin Ekmekçi'nin şikâyetiyle ilgili davanın Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nde görülen duruşmasında savcı Zafer Ediş, Birinci'nin 'yetkiyi kötüye kullanma' suçunun sabit olduğunu belirtti. Savcı, Birinci için 4.5 yıl hapis cezası istedi.
HSYK Kanunu'nun 6. maddesi, Cumhurbaşkanı'nın kendisine gönderilen listedeki adaylar arasından 15 gün içinde seçimini yapacağını düzenliyor. Adının açıklanmasını istemeyen bir yüksek yargı organı üyesi, "Engin Selimoğlu'nun görev süresi 8 Ekim'de bitti. Sezer'in bu seçimi en geç 4 Ekim'de yapması gerekiyordu. HSYK Başkanvekili Celal Altunkaynak'ın görev süresi 1 Aralık'ta sona erecek. Onun yerine geçecek adayı seçmek için süre 11 Ekim'de sona erdi" dedi.
Şafak: Çözüme katkı yapmaz
Yazar Elif Şafak, Fransız Le Monde gazetesinde bugün yayımlanacak makalesinde, Fransa Meclisi'nde dün kabul edilen yasa teklifini eleştirdi. Şafak, Türkiye'de halen ifade özgürlüğü ve demokrasiyi savunan bir grup ile bu grubun karşısında AB üyeliğine karşı çıkan, Türkiye'nin "tecrit edilmiş, Batı'dan kopuk bir ülke" olmasını savunan başka bir grubun olduğunu savundu.
Şafak, bu türden bir yasanın özellikle ikinci gruptaki insanların elini güçlendireceği görüşünü dile getirdi. Fransa'daki yasa teklifinin tarihi sorunun çözümüne katkıda bulunmayacağını kaydeden Şafak, devletlerin tarihi konularda müdahaleciliğinin doğru olmadığını, barış ve uzlaşmanın bireylerin inisiyatiflerinden geleceğini belirtti. Şafak, "Türkler olarak Ermenilerin acısını paylaşmamız ve saygı göstermemiz gerekir. Biz Türkler olarak, kendi geçmişimizle yüzleşmeliyiz. Kendi dedelerimizin yanlışlarını konuşabiliriz" ifadelerini kullandı.
301. Madde Düzeltilebilir'
TBMM Başkanı Bülent Arınç, TCK'nın 301. veya başka maddesinin, uygulama noktasında yanlışlıklar içeriyorsa, suçun unsurları noktasında muğlak ifadeler içeriyorsa düzeltilebileceğini söyledi.
Arınç, İnsan Hakları Ortak Platformu Dönem Başkanı, Mazlum-Der Genel Başkanı Ayhan Bilgen ve beraberindeki heyeti kabul etti.
Bilgen, düşünce ve ifade özgürlüğüyle ilgili gelecek hafta sonu başlatacakları kampanya hakkında Arınç'a bilgi verdi.
Fransa'da düşünce özgürlüğünü kısıtlayan yasaya nasıl karşı çıkılıyorsa, Türkiye'deki ifade ve düşünce özgürlüğüne yönelik engellere de karşı çıkılması gerektiğini belirten Bilgen, Arınç'a, bilboardlara asacakları afişlerden örnekler gösterdi.
Heyetin temel hak ve özgürlükler, düşünce ve ifade özgürlüğü ile ilgili yaptıkları çalışma hakkında bilgi sunmak üzere kendisini ziyaret ettiğini ifade eden Arınç, afişlerde yer alan “Şiddet içermeyen her düşünceye sınırsız ifade özgürlüğü”, “İfadeye özgürlük, insana özgürlüktür”, “Yasaksız, korkusuz, tehditsiz konuşalım, ağızlara kelepçe vurulmasın” cümleleri okudu.
“ZİHNİYET DEĞİŞİKLİĞİ”
Bülent Arınç, ifade özgürlüğünün, bütün özgürlüklerin ortak bileşkesi olduğuna işaret etti.
Türkiye'nin AB sürecinde yaptığı reformlar ile bu alanda ilerlemeler kaydettiğini anımsatan Arınç, sadece kanunların çıkarılmasının yetmediğini, zihniyet değişikliğine de ihtiyaç olduğunu vurguladı.
AİHM'in bir kararının, bu konuda Türkiye'ye ışık tuttuğunu belirten Arınç, ”Birisinin söylediği söz, yazdığı kitap, şiir, bir afiş, poster sizin hoşunuza gider, siz onu alkışlarsanız, bu ifade özgürlüğü değildir. Yani, (O anlatılan sözler, yazılar, toplumu şok edecek nitelikte sizin düşüncelerinizin zıttı olabilir. Ama o, şiddet içermedikçe ifade özgürlüğü kapsamında kabul edilmelidir) diyor” diye konuştu.
Arınç, bunun, Türkiye'nin zihniyet değişikliğine gitmesini de gösteren bir örnek olduğunu ifade ederek, o düşüncelerden hoşlanılmasa bile; şiddeti, terörü reddeden, suç işlenmesini aleni olarak tahrik etmeyen her şeyin söylenebileceğini vurguladı.
“BİZE YOL GÖSTERMESİ LAZIM”
Türkiye'nin bu konuda çok önemli adımlar attığını ve atmaya da devam edeceğini dile getiren Arınç, parlamentonun bu konudaki kararlılığının güçlü olduğunu belirtti.
Heyetin hazırladığı afişlerde TCK'nın 301. maddesiyle ilgili taleplerin de yer aldığına işaret eden Arınç, şöyle konuştu:
“TCK'nın bu veya başka maddesi, eğer uygulama noktasında yanlışlıklar içeriyorsa, düzeltilebilir. Eğer suçun unsurları noktasında muğlak ifadeler içeriyorsa, bunlar da düzeltilebilir. Bu konuda sivil toplum örgütlerinin, düşünen insanların, siyasetçilerin, bilim adamlarının, iş adamlarının, köşe yazarlarının mutlaka güzel şeyler üretmesi lazım. Bize yol, yön göstermesi lazım.
Hiçbir şey tabu değildir, değişebilir, iptal de edilebilir, yerinde de kalabilir. Ama bu konuda talepler olmalıdır, yol gösterici olmalıdır diye düşünüyorum. Bu konuda örgütlerin de samimi, düşünce özgürlüğü içerisinde kabul edilebilecek davranışlarını saygıyla karşılıyorum.”
Sarkma cinayetine meşru müdafaadan beraat verildi
Konya'da "Borç para vereceğim" diyerek kendisini evine çağıran Mustafa Tunçlar'ı sarkıntılık ettiği gerekçesiyle sırtından bıçaklayarak öldüren ve 36 yıl hapis istemiyle yargılanan üniversite öğrencisi Filiz Meydan beraat etti. Mahkeme, olayın meşru müdafaa sonucu olduğuna karar verdi. 8 ay önce meydana gelen olay iddiaya göre şöyle gelişti: Selçuk Üniversitesi İngiliz Dili Edebiyatı 4'üncü sınıf öğrencisi Filiz Meydan (25), bir arkadaşı vasıtasıyla tanıştığı otopark sahibi Mustafa Tunçlar'dan (31) borç para istedi. Eşini ve çocuklarını bir gün önce il dışına gönderen Tunçlar, genç kızı evde içki masasıyla karşıladı. Bir süre alkol alan genç kız, kendisine sarkıntılık ettiğini öne sürdüğü Tunçlar'ın sırtına bıçak sapladı. Tunçlar hastanede hayatını kaybetti.
Aliye ÇETİNKAYA
Altını ıslatan kızını kemerle döven babaya tutuklama
Annesini kaybettikten sonra altını ıslatmaya başlayan 12 yaşındaki kızını kemerle döven baba "Aile efradına kötü muamele" yapmaktan tutuklandı.
Manisa'nın Dilşeker Mahallesi'nde önceki gün meydana gelen olayda, 38 yaşındaki İbrahim Y., iddiaya göre 12 yaşındaki kızı E. Y.'yi uyurken altını ıslattığı gerekçesiyle kemerle dövdü. Küçük kızı daha önce de aynı gerekçelerle döven babaya seyirci kalmayan komşular son olayı polise bildirdi. Bunun üzerine eve gelen polis, baba İbrahim Y.'yi gözaltına aldı. Polisler, yüzünde ve kolunda darp izleri bulunan küçük kızı adli tabipliğe götürülerek rapor aldı. Daha sonra savcılığa çıkartılan İbrahim Y., "Aile efradına kötü muamele" yapmaktan tutuklanarak cezaevine gönderildi.
ŞİKÂYETÇİ İbrahim Y.OLMADI
Babasından şikâyetçi olmayan ancak dayak yediğini doğrulayan E.Y. "Annem birkaç yıl önce öldü. Onun acısını unutmadan babam üvey annem Emine Y. ile evlendi. Annemin ölümünden psikolojik olarak etkilendim ve gece altımı ıslatma hastalığı ortaya çıktı. Ne yaptıysam buna engel olamadım. Babam bu duruma çok kızıyordu ve sürekli bana bağırıp tartaklıyordu. Kimi zaman da dövüyordu. Olay günü de yine altıma kaçırdığım için sinirlendi ve kemerle beni dövdü. Komşularımız polisi arayarak şikâyetçi olmuşlar" dedi.
Zülfikar SEKİZLER / MERKEZ
Cübbeli Hoca'nın babası 'ilk hortumcu'nun ortağı
Vaazları ve yaşam tarzı arasındaki büyük çelişkiyle gündeme gelen Mahmut Ünlü'nün babası Yusuf Ünlü, Kemal Horzum ve Yahya Demirel'le ortaktı.
Vaazları ile yaşam tarzı arasındaki büyük çelişkiyle gündeme gelen ve kamuoyunda "Cüppeli Hoca" olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü'nün babası Yusuf Ünlü de bir zamanların tartışılan isimlerindendi. Türkiye'nin ilk banka hortumcusu olarak bilinen Kemal Horzum'dan Yahya Murat Demirel'e kadar birçok kişi ile ticari ilişkileri olan Ünlü'nün nikâhını İskenderpaşa cemaatinin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu kıymıştı.
HIZLA YÜKSELDİ
1936'da Giresun'da doğan Yusuf Ünlü, 1958 yılında girdiği ticari hayatta adım adım tırmanmaya başladı. 1960 yılında İstanbul'da evlenen Yusuf Ünlü, bu evlilikten doğan oğluna nikâhını kıyan hocanın ismini vererek Ahmet Mahmut koydu. Ünlü, cemaat ve ticaret hayatında gün geçtikce yükselişe geçti. Sahibi olduğu fabrika, Türkiye'nin en büyük tel çivi fabrikası haline geldi. Emlak Bankası'nı yaklaşık 90 milyon dolar çarpan Horzum'la Yıldız Su Sanayi A.Ş.'de de ortaktı. Horzum ve Yahya Murat Demirel'in 80'li yıllarda Yusuf Ünlü'ye demir işletme ruhsatı alması konusunda yardım ettikleri ve bu sırada tanıştıkları belirtiliyor. Ünlü'nün 1996 yılı Rusya krizi ile birlikte işleri kötüye gitti. Aynı yıl sağlık sorunları yaşadı. Bu süreçte kriz ile birlikte işlerini toparlayamadı ve şirketini tasfiye etmek zorunda kaldı. Yusuf Ünlü'nün sahibi göründüğü şirketlerinden Bereket Su Soda Gıda Turizm Sanayi ve Ticaret A.Ş.'nin faaliyet alanı içinde alkollü içecek üretimi olduğu belirtiliyor. Ünlü ile ilgili iddialardan biri de şirketlerinin girdiği ekonomik kriz sırasında, çalışanların ücretlerinin tarikat camilerindeki kumbaralara atılan avuç dolusu metal paralarla ödendiği yönünde. 17 Ağustos depremiyle ilgili konuşmasından dolayı hüküm giyen Ahmet Mahmut Ünlü Hoca'nın evindeki baskın sonucu ele geçirilen bir ajandada sadece cami ve vakıfa bağışlar değil, sohbet vaazlarında da büyük paralar toplandığı anlaşılmıştı.
Erdal
ŞİMŞEK - HABER MERKEZİ
Taşkesen Paşa avukat oluyor
Kara Harp Okulu Komutanlığı'ndan özel yaşamı ile ilgili suçlamalara tepki göstererek sürpriz biçimde istifa etmesiyle tartışmalara ve telekulak iddialarının ortaya atılmasına neden olan emekli tümgeneral Reha Taşkesen, avukat olabilmek için Ankara Barosu'na başvurdu. Başvurusu kabul edilen Taşkesen, avukatlık stajına başladı. Önünde korgeneral ve orgeneral olma şansı varken istifa eden 52 yaşındaki emekli tümgeneral Taşkesen, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Emekliye ayrılmasının ardından da 8 Ağustos'ta Ankara Barosu Staj Kurulu'na başvurarak, avukatlık yapması için yasal zorunluluk olan stajını yapmak istediğini bildirdi. Başvuru dosyasını inceleyen baro kurulu, Taşkesen'in sicilinin dosyada yer almadığını belirterek, bunun tamamlanması için 15 günlük yasal süre verdi. Bu sürede belgesini vermeyen Taşkesen'in askıya alınan başvurusu geçtiğimiz günlerde belgeyi tamamlaması ile sonuçlandı ve staj izni çıktı.
BİR YIL SONRA AVUKAT
Bir yıl boyunca stajyer avukatlık yapacak olan Taşkesen, bu sürenin 6 ayını mahkemelerde, 6 ayını da avukatlık bürosunda çalışarak geçirecek. Taşkesen, yanında staj yaptığı avukat tarafından olumlu rapor verilirse avukatlık yapabilmesi için ruhsat alacak. Taşkesen, baroda düzenlenecek bir törenle yemin etmesinin ardından, serbest avukatlık yapabilecek.
Göksel ÇAĞLAV
Paşa 1 yıl yatacak
Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı İlhami Erdil'in 2 yıl 6 aylık hapis cezası kesinleşti. Paşa yaklaşık 1 yıl cezaevinde yatacak.
TSK'da ilk kez bir kuvvet komutanı cezaevine giriyor. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu, Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin Erdil hakkında "haksız mal edinme" ve "askerlik nüfuzunu kötüye kullanma" suçlarından verdiği hapis kararını kesinleştirdi. Karar infaz savcılığına gönderildikten sonra Erdil cezaevine konulacak.
Erdil paşa 1 yıl hapis yatacak
Askeri Mahkeme, Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Emekli Oramiral İlhami Erdil'e verdiği 2 yıl 6 aylık hapis cezasını kesinleştirdi.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nde (TSK) ilk kez bir kuvvet komutanı cezaevine giriyor. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Emekli Oramiral İlhami Erdil'in 2 yıl 6 aylık hapis cezası kesinleşti. Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin Erdil hakkında "haksız mal edinme" ve "askerlik nüfuzunu kötüye kullanma" suçlarından verdiği hapis kararı, kararın gerekçesi yazılıp infaz savcılığına gönderildikten sonra kesinlik kazanacak ve Erdil cezaevine konulup yaklaşık bir yıl hapis yatacak. Askeri Yargıtay 1'nci Dairesi, emekli Oramiral Erdil hakkında Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin verdiği kararı onamıştı. Askeri Yargıtay Başsavcılığı, Erdil artık bir sivil olduğu için yargılamanın sivil mahkemede tekrar yapılması gerektiği görüşüyle 1'nci Daire'nin kararının kaldırılmasını istemişti. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu, Askeri Başsavcılığın, 1'nci Daire'nin kararına karşı yaptığı başvuruyu dün ele aldı. Daireler Kurulu, Erdil'in, kuvvet komutanlığı yani Türk Silahlı Kuvvetleri'nde görevli olduğu bir dönemde işlediğini bu nedenle askeri mahkemede yargılanmış olmasının yerinde olduğu kararına vardı. Böylelikle ceza kesinleşmiş oldu.
İTİRAZ HAKKI YOK
Askeri Yargıtay'ın dünkü kararına itiraz hakkı bulunmayan Erdil, İnfaz Yasası hükümlerine göre yaklaşık bir yıl cezaevinde kalacak. Erdil'in cezası, karar sivil yaşamındayken verildiği için sivil cezaevinde infaz edilecek. Yasalara göre Erdil'in sağlık nedeniyle cezasının infazını erteletme hakkı bulunuyor. Ancak Adlı Tıp Kurumu'nun rapor vermesi ve Ankara İnfaz Savcılığı'nın raporu kabul etmesi gerekiyor.
'MAYDANOZ DAVASI'
Erdil'in, açılmasının hemen ardından "maydanoz davası" dediği yargılama Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nde yapıldı. Askeri Mahkeme, Erdil'i, İstanbul Alkent'teki, milyon dolarlık iki evini haksız edindiği ve kızının arkadaşı Şirin Melek Hekim'in Kuzey Deniz Saha Komutanlığı'nın boya ihalesini alabilmesi için nüfuzunu kullandığı gerekçesiyle toplam 2 yıl 6 ay hapis cezasına mahkum etmişti. Erdil'in mahkum olduğu haksız mal edinme suçu, yüz kızartıcı suçlar arasında sayılıyor. Askeri Mahkeme'nin kararıyla Erdil'in orduevlerine girişi de yasaklanacak. Erdil ayrıca 2 yıl 6 ay boyunca kamu hizmetlerinden yasaklanmıştı. Bu nedenle istese de muhtar bile seçilemeyecek.
Ersan ATAR / ANKARA
Valinin SABAH'a açtığı davaya ret
SABAH'ta 12 Şubat 2006 tarihinde yayımlanan, Trabzonlu futbolcuları vurmaktan aranan Hakan Süleyman'ın "Vali biliyordu" röportajı üzerine, Trabzon Valisi Hüseyin Yavuzdemir'in açtığı 20 bin YTL'lik manevi tazminat davası, Trabzon 3. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından reddedildi. Yaklaşık altı ay süren yargılamada mahkeme, Hakan Süleyman'ın röportaj kaseti çözümü ve yargılandığı Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki savunmasını değerlendirerek tazminat talebini reddetti. SABAH Gazetesi Avukatı Çağlar Köktürk, "Dava konusunun röportaj olduğu dikkate alındığında ilk derece mahkemesinin verdiği ret kararı Anayasaca güvence altına alınan 'basın özgürlüğü ve haber alma hakkı' adına sevindirici bir gelişmedir. Davacı tarafın temyiz hakkı vardır. Yargıtay incelemesinden sonra karar kesinleşecektir" dedi.
Ahu BOZLAR / MERKEZ
TMSF Kablonet'e haciz koyup tesisatını söktü
İki kamu kuruluşu olan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) ile Türksat çekişmesi nedeniyle dün Türkiye’nin büyük bir bölümünde kablo Tv yayınları izlenemez hale geldi. TMSF ile Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme A.Ş. arasında dün akşam saatlerinde uzlaşma sağlandığı öğrenildi.
Fon'un, Kablonet'e ait bazı il ve ilçelerde bulunan iş yerlerindeki malların haczedilerek şirket çalışanlarına yediemin olarak teslim edildiğini açıklamasını ardından, Türksat tarafından Fon'a, birikmiş borçların ödeneceği taahhüdü ulaştı.
Borçların ödeneceği bilgisinin verilmesinin ardından TMSF'nin, daha önce haczettiği Kablonet'e ait cihazları, yayın makinalarını Ankara'dan başlayarak iade etmeye başladığı belirtildi.
Türksat’tan yapılan açıklamada TMSF'nin haciz işlemleri nedeniyle yayınların durdurdulduğu belirtildi. Türksat Genel Müdürü Osman Dur, mahkeme kararı olmasına rağmen TMSF’nin Kablo TV’ye ait teknik ekipmanlara el koyduğunu söyledi.
TMSF'den yayılan açıklamada ise Kablonet İletişim Sistemleri’ne ait Ankara, Antalya, İstanbul, İzmir, Tekirdağ, Yalova ve bazı ilçelerde bulunan işyerlerindeki malların-kablolu TV yayın makinaları dahil -haczedilerek şirket çalışanlarına yediemin olarak teslim edildiğini kaydetti. TMSF açıklamasında şöyle denildi: “Türksat Uydu Haberleşme Kablo TV ve İşletme A.Ş. hacizli malların kendisine ait olduğu iddiası ile davalar açmış, bu doğrultuda mahkemelerden hacizlerin ertelenmesini ve satış işlemlerin durdurulması hususunda tedbir talebinde bulunulmuş bazı dosyalardan tedbir talebi kabul edilmiş bazı dosyalardan ise reddedilmiştir. Mahkemece, haczin ertelenmesi hususunda tedbir kararı verilmeyen Ankara, Antalya, İstanbul, İzmir, Çorlu, Yalova ve Gebze’de bulunan hacizli malların bir kısmı teknik elemanlar aracılığı ile sökülerek muhafaza altına alınmıştır.”
Türksat Genel Müdürü Osman Dur ise yaptığı açıklamada TMSF'nin, 5411 Sayılı Bankacılık Yasasının verdiği yetkiyle ancak borçluların üçüncü kişilerdeki mallarını haczedebileceği belirtti. Dur, "Oysa Türksat A.Ş'nin sahip olduğu altyapı, sistem ve teçhizatların tamamı kanunla kendisine verilmiştir. TMSF'ye borçlu bulunan hiçbir kişi veya kuruluşun Türksat A.Ş yedinde hiçbir malı ve alacağı yoktur. Tüm bu gerçeklere rağmen TMSF tarafından haciz işlemi yapılmıştır. Bu haciz işlemlerine karşı Türksat A.Ş tarafından gerekli davalar açılmıştır. Ancak, bu davalar henüz sonuçlanmadan, haciz işlemi yapılan borçlu Kablonet A.Ş'nin bu tesislerde faaliyetlerinin menine dair Türksat A.Ş tarafından alınan tedbir kararlarına rağmen, mahkeme kararları dahi hiçe sayılarak, TMSF tarafından söz konusu teçhizat ve sistemler sökülmüş ve abonelerin yayın almaları engellenmiştir" dedi.
Türksat-TMSF kavgası nasıl başladı
Türksat ile TMSF arasındaki anlaşmazlık, özelleştirmeden sonra Kablo TV'nin Türk Telekom'dan (TT) ayrılmasıyla başladı. Kablo TV'yi bünyesine katan Türksat, Kablo TV'nin altyapısını kuran özel şirketlerin TT ile yapılan anlaşmasını tanımadığını açıkladı. 8 yıl önce TT ile yaptıkları sözleşme ile kablolu yayın altyapısı kurma ve dağıtım hakkına sahip olan, aralarında TMSF bünyesindeki Kablonet ve İnteraktif’in de bulunduğu şirketler, geçen nisanda Telekomünikasyon Kurumu’ndan kablolu yayın lisansı aldı. Altyapı yatırımları şirketlerin mülkiyetinde görünürken, lisans alan şirketler de Türksat’tan aylık olarak para tahsil ediyordu. Ama Türksat, şebeke mülkiyeti konusunda şirketlerle anlaşmazlığa düşmesi üzerine şirketlere para ödememeye başladı. Bir milyondan fazla abonenin bulunduğu sektörde TMSF’nin, en fazla aboneye sahip ve kurulduğunda altyapı yatırımlarını İktisat Bankası’ndan aldıkları krediyle gerçekleştiren Kablonet’ten ve İnteraktif’ten toplam 65 milyon dolar alacağı var. Türksat’tan yaptıkları aylık tahsilatlarla borcunu ödeyen şirketlerin parayı alamayınca Fon’a ödeme yapmaması üzerine ise TMSF, şirketlerin bütün mal varlıklarını haczetti. Türksat da, TMSF’ye şirketin mal varlıklarının kendisine ait olduğunu savunarak dava açtı.
301. maddeden yargılanan gazeteci ünlü olmayınca dava olaysız geçti
Büşra Erdem /ZAMAN
Danıştay saldırısına ilişkin ‘Oyun geri tepti’ başlıklı haberde devletin askeri kuvvetlerinin aşağılandığı gerekçesiyle hakkında dava açılan Yeni Asya Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Faruk Çakır’ın yargılanmasına başlandı.
Çakır’ın duruşmasının sessiz sedasız yapılması dikkat çekti. Daha önce 301. maddeden yargılanan Orhan Pamuk, Elif Şafak, Perihan Mağden ve Ermeni asıllı yazar Hrant Dink’in davaları olaylı geçmişti. 4 ünlü yazarın davasını yurtdışı ve içinden çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi, politikacı ve gazeteci takip etmişti. Duruşma öncesi ve sonrasında özellikle avukat Kemal Kerinçsiz’in kışkırtmalarıyla olaylar çıkmıştı.
Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yapılan duruşmaya sanık Faruk Çakır ile avukatları Turgut İnal ve Kadir Akbaş katıldı. Hakkında Türk Ceza Kanunu (TCK)’nun 301. maddesine göre ‘devletin askeri organlarını aşağılamak ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ suçlarından 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası istenen Çakır, suçlamaları kabul etmedi. Dava konusu haberde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) hakaret edilmediğini belirten Çakır, “Danıştay’a silahlı saldırı olayında TSK’dan emekli olmuş bazı subay ve astsubayların bu olaylarla ilgili olduklarına dair haberlere yer verilmiştir. Devletin askeri organlarını aşağılamak suçunu kabul etmiyorum. Biz saldırıyı kınıyoruz.” dedi. Söz konusu haberden yargı organlarının etkileneceğini düşünmenin doğru olmayacağını ifade eden sanık, haber verme hürriyeti kapsamında bilgi verdiklerini dile getirdi. Sanık avukatı Turgut İnal da Danıştay saldırısına ilişkin, “Bu konuda kurtlar kuşlar dahil herkes konuşmuş, yazmış ve beyanda bulunmuştur. Müvekkilim de haberde bu beyanlara yer vermiştir. Bu tür olaylarda miting yapılabilir, herkes konuşabilir. Mahkeme gerçeği ayıklar ve bulur.” diye konuştu. Diğer avukat Kadir Akbaş da yazılı savunma hazırlamak için süre istedi. Duruşma ertelendi.
23 Mayıs 2006’da yayınlanan dava konusu haberde Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’ın ardında “Kızılelmacı” bir örgütün olduğu belirtildi. Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede, gazetenin haberinde, örgüt içinde ‘azmettirici ve yardım ve yataklıkla’ suçlanan emekli subayların olduğu, milis örgütlenmeleri yürüten emekli Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu generallerin de bu saldırının planlanmasında rol aldıkları suçlamalarının da yer aldığı hatırlatıldı. Soruşturması devam eden yargılamayla alakalı olarak hiçbir somut delile dayanmaksızın hayali bağlantılar kurulduğu ileri sürülürken, haberde Danıştay’a yapılan silahlı saldırı eyleminin planlayıcılarının TSK mensupları olduğu imasına yer verildiği iddia edildi. 13.10.2006
Başsavcılıktan özgürlükçü bakış
Yargıtay Başsavcılığı'na göre üniversite kampüsünde eylem yapanlara verilen ceza yasal değil. Gerekçe: Kamuya kapalı olan kampüste Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası uygulanamaz
ADNAN KESKİN /RADİKAL
ANKARA - Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, üniversite kampüslerinin kamuya kapalı alanlar olduğunu, bu nedenle buralarda Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'nın uygulanamayacağını savundu. Başsavcılık, kampüste yürüyüş yapan öğrencilere izinsiz gösteri suçundan verilen hapis cezalarının bozulmasını istedi.
Başsavcılık, bu görüşünü Bolu'da siyasal cinayete kurban giden sol görüşlü Kenan Mak'ı anmak için ölüm yıldönümünde düzenlenen törene katılan öğrencilerle ilgili davada gündeme getirdi. Dava şöyle gelişti: "Mak'ın öldürülmesini protesto amacıyla kampüste gösteri yapan öğrenciler hakkında 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na muhalefetten dava açıldı. Ceza Mahkemesi, altı öğrenciye altışar ay hapis ve 218'er milyon lira da para cezası verip bunları erteledi, üç öğrenciyi iki yıl altışar ay hapis cezasına mahkûm etti. Temyiz üzerine konu Yargıtay 8.Ceza Dairesi'nde tartışıldı. Daire, üç öğrenciyle ilgili mahkûmiyet kararını onayladı.
Bu aşamada devreye Yargıtay Başsavcılığı girdi. Başsavcılık, 8.Ceza Dairesi kararına itiraz ederek konuyu Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK) gündemine taşıdı. Başsavcılık, benzer toplu düşünce açıklamalarıyla ilgili davalara da ışık tutacak itirazını da özetle şöyle gerekçelendirdi: "Üniversite kampüsünde önceki yıllarda yapılan ve süreklilik kazanan ve kendiliğinden oluşan anma töreninin yasadışı hale dönüşmediği, hukuki nitelemenin (bazı sanıklar yönünden) eksik yapılarak 2911 sayılı yasanın 32/1 ve 32/33 maddeleri uyarınca fazla ceza tayin edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin gösteri hakkıyla ilgili 11. maddesinin dikkate alınması. Anayasa'nın 24. maddesine göre de herkesin önceden izin almadan gösteri yürüyüşü yapabileceğinin düşünülmesi. 2911 sayılı kanun herkese açık yerlerde uygulanır, konutta bahçede bu kanun hükümleri uygulanamaz. Sadece öğrencilerin girmesine izin verilen kamuya açık olmayan yerlerde, örneğin üniversite kampüsü, kanunun uygulama alanı dışındadır. Bu alanlarda sorumluluk üniversite yönetimindedir ve 2911 sayılı kanuna aykırı görülen fiiller ancak disiplin soruşturması gerektirir. Suçun yasal unsurları oluşmamıştır, gösteride şiddet kullanıldığına, güvenlik kuvvetlerine mukavemet gösterildiğine ilişkin yeterli kanıt yoktur."
Başsavcılık, bu gerekçelerle 8.Ceza Dairesi'nin cezayı onama kararının kaldırılmasını ve cezaya ilk hükmeden yerel mahkeme kararının da bozulmasını istedi. Dava hakkındaki son sözü YCGK söyleyecek.
Mercedes davasında karar günü
Erkan Söğütçü /ZAMAN
9 yıl önce mazot tankeri ile Mercedes marka yolcu otobüsü çarpışmış, kazada 49 yolcu yanarak hayatını kaybetmişti. Firma aleyhine açılan dava sonucu yapımında hata olan 1995-1998 model otobüslerin toplatılmasına karar verilmiş, Yargıtay kararı bozmuştu.
Yaklaşık 9 yıl önce Konya-Karapınar Karayolu’nun 21. kilometresinde meydana gelen trafik kazasında, 49 kişi yanarak hayatını kaybetmişti. Kazada ölenlerin yakınları tarafından Mercedes-Benz firmasına açılan tazminat davasının bugün Karapınar’da karara bağlanması bekleniyor. Kaza kurbanlarının yakınları, alacakları tazminatı ihtiyacı olan öğrencilerin eğitimleri için harcayacaklarını söyledi.
24 Ekim 1997 tarihinde yaşanan kaza, geride onlarca hüzünlü hikâye bıraktı. Otobüste can verenlerin büyük çoğunluğu üniversite öğrencisiydi. Ailelerinden ilk kez ayrılan öğrenciler, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı tatili vesilesiyle aileleriyle özlem gidermek için memleketlerinin yolunu tutmuştu. Ancak bindikleri Mercedes marka otobüsün kaza yapması 49 kişiyi sevdiklerinden ayırdı. Kazada yanarak ölenlerden biri de Niğde Üniversitesi Bor Halıcılık Bölümü’nü kazanan 21 yaşındaki Belkız Akkaş’tı. Ailesine sürpriz yapmak için babasının bilet ayırttığı tarihten önce yola çıkan Belkız’ı trafik canavarı Konya-Karapınar yolunda yakaladı. Yaşadıkları ilk ayrılıktan sonra kızlarını hiç görmediklerini, sadece telefonla görüştüklerini belirten baba Ali Akkaş acısını şöyle dile getiriyor. “Kaza haberini alınca bütün dünya başımıza yıkıldı. Şimdi her 29 Ekim geldiği zaman yas tutuyoruz.” Kazada kardeşini kaybeden Yalçın Kuçun ise, annesinin kazadan sonra psikolojik olarak çöküntüye uğradığını söylüyor. Kuçun, “Mercedese para kazanmak için dava açılmadı. Çünkü kaybedecek bir şeyimiz yok. Alacağımız tazminatın tümünü okul yapımı için kullanacağız.” dedi.
Karapınar’da meydana gelen trafik kazasından sonra bilirkişilerin hazırladığı raporda, “Otobüste 2 adet yakıt tankının bulunduğu, bu tankların ön tekerin önüne konuşlandırıldığı, böyle bir tasarımın başlı başına kaza ve yangın riskini artırdığı, en ufak bir çarpışmada bile alev alabileceği” kaydedilmişti. Karapınar Asliye Ceza Mahkemesi, Mercedes aleyhine açılan davada, 1995, 1996, 1997 ve 1998 model O 403 Mercedes marka otobüslerin toplatılmasına karar vermiş; ancak Yargıtay 2. Ceza Dairesi kararı bozmuştu. 13.10.2006
Bunun adı dini çürümüşlüktür
Oya ARMUTÇU/HÜRRİYET
Cüppeli Ahmet Hoca’nın olay yaratan görüntülerini değerlendiren Adalet Bakanı Çiçek, "İnanç yapımızda nasıl bir çürümenin olduğunu açıkça ortaya koyuyor" dedi. Çiçek, irticanın hukuki anlamda tanımının yapılamayacağını ancak zamana göre yorumlanabileceğini söyledi.
ADALET Bakanı Cemil Çiçek, Cüppeli Ahmet Hoca’nın, tatil görüntülerini, "Çürümüşlük" olarak nitelendirdi. "Bu konuda ne yapılacaksa onu yargı yapacak" diyen Çiçek, Hürriyet’in bu konudaki sorularını şöyle yanıtladı:
Hocanın tatil görüntülerine ilişkin ne diyorsunuz?
- Bunlar çürümüşlüktür. Bu toplum bazı konularda çok iyi ilerlemeler kaydederken, olumlu gelişmeler varken, öbür taraftan da bir çürüme ile karşı karşıya. Toplumsal dokuda, sosyal dokuda. İnanç yapımızda nasıl bir çürümenin olduğunu da açıkça ortaya koyuyor.
BAKANIN YETKİSİ KALMADI
Üzerinde cüppe, elinde asa televizyona çıkıyor. Suç değil mi?
- AB süreci içinde Adalet Bakanı’nın eli kolu bağlıdır. Yargılama sürecinde bizim iki konu dışında bir yetkimiz kalmamıştır. Cumhurbaşkanına hakaret davalarında izin veriyoruz, bir de kanun yararına bozma başvurusu yapıyoruz.
Sizin bu tip suçlarla ilgili başka bir yetkiniz yok mu?
- Kim ne yapacaksa yapacaktır. Benden ne izin ne talimat almaları ne de işaretimize bakmaları gerekiyor. Çünkü kanunu uygulayanlar, işlenmiş bir suça muttali (haberdar) olduklarında, şikayete bağlı değilse, derhal gereğini kendileri yaparlar.
Toplumun bir kesiminde cüppe, çarşaf tekke görüntülerinin Tekke ve Zaviyeler Yasası ve Kılık Kıyafet Yasası’na aykırı olduğu görüşü var. Bir kesim ise özgürlük olarak niteliyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Birilerine göre şu görüntüde olan bir hareket, bir başkası açısından da bir özgürlük alanı kabul ediliyor. Bu toplumda tartışılan bir konu.
ZAMANA GÖRE YORUMLANMALI
Sizce de irtica yeniden tanımlanmalı mı?
- Daha evvel yapılmış mı ki? Hukuki anlamda bir tanım nasıl yapılabilir ki? Bazı şeylerin tanımı yapılmaktan ziyade zamana göre yorumlanmalı. Mesela dün eleştiri olarak kabul edilmeyen suç konusu olan şeyler, bugün eleştiri hududu içinde kabul edilebiliyor. Yasalara hayat veren uygulamalardır. Onun kriterlerini, zamana göre daraltan veya genişleten uygulayıcılardır. Bu yargının görev alanı içinde. Başka birisinin görev alanı içinde değil ki.
Çevre suçu işleyen yandı
Yeni TCK'nın çevre suçlarını düzenleyen maddeleri dün yürürlüğe girdi. Maddeler, çevreyi kirletenlere 5 yıla kadar hapis öngörüyor
MİLLİYET
Yeni Türk Ceza Kanunu'nun (TCK), çevre suçlarını düzenleyen 181 ve 182'nci maddeleri, 2 yıllık ertelemenin ardından yürürlüğe girdi. "3500'den fazla belediye başkanının hapse girmesine yol açacağı" gerekçesiyle yürütmesi ertelenen maddeler şu düzenlemeleri getiriyor:
· Kanunlarla belirlenen usullere aykırı olarak, çevreye zarar verecek şekilde atıklarını toprağa, suya veya havaya kasten veren kişi, 6 aydan 2 yıla kadar hapisle yargılanacak.
· Çevre suçlarının, insan veya hayvanlar açısından tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, hayvanların veya bitkilerin doğal özelliklerinin değiştirilmesine yol açacak atık veya artıklarla işlenmesi halinde faillere 5 yıldan az olmamak üzere hapis cezası ve bin güne kadar adli para cezası verilebilecek.
Ülkeye sokana da hapis
· Atıkları izinsiz olarak ülkeye sokan kişilere 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilecek. Atıkların kalıcı özellik göstermesi halinde ceza iki katına çıkarılabilecek.
· Tedbirsizlik sonucu, zararlı atıkların toprağa, suya veya havaya verilmesine neden olan kişiler, adli para cezasıyla cezalandırılacak. Bu atıkların kalıcı etki bırakması halinde, failler hakkında 2 aydan 1 yıla kadar hapis cezası verilecek.
· Tedbirsizlik nedeniyle tedavisi zor hastalıkların ortaya çıkmasına, üreme yeteneğinin körelmesine, doğal özelliklerin değişmesine neden olabilecek atıkları toprak, su veya havaya verenler, 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacak.
Terör zararını istismar eden avukata sicil takibi
Fatih Atik /ZAMAN
İçişleri Bakanlığı’nın terörle mücadeleden doğan zararların ödenmesini istismar eden avukatlar için yeni yazılım programı hazırlattığı ortaya çıktı.
Program sayesinde köy köy dolaşarak vatandaşlardan başvuru dilekçesi toplayan paragöz avukatların tespiti kolayca yapılabiliyor. İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürü Ahmet Altıparmak, sicil numarası takibiyle avukatların çok sayıda müracaatlarının önüne geçildiğini kaydetti. Altıparmak, “Başvuru dilekçeleri titiz bir şekilde incelenerek hak sahipleri tespit ediliyor.” dedi.
Terörle mücadeleden doğan zararların karşılanmasına ilişkin kanunda değişiklik öngören teklif, TBMM İçişleri Komisyonu’ndan geçti. Yapılan düzenleme ile 1987-2004 yıllarını kapsayan dönemde terörden zarar gören vatandaşların zarar tespit komisyonlarına verdiği dilekçenin sonuçlanma süresi 1 yıl uzatıldı. Düzenlemeye göre bu süre Bakanlar Kurulu kararıyla birer yılla sınırlı olmak üzere uzatılabilecek. Yasa teklifi üzerinde düşüncelerini açıklayan CHP İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü, özellikle müracaatlarda yoğunluk yaşanan illerde birden çok komisyon oluşturulması gerektiğini belirtti. Terörün yoğun yaşandığı illerde bazı avukatların köy köy dolaşarak başvuru dilekçesi topladığını belirten Ülkü, “Bunları söylemeye dilim varmıyor; ama bazı avukatlar, köylüyü dilekçe vermek için zorlamaktadır.” dedi. CHP İstanbul Milletvekili Sıdıka Sarıbekir de avukatların tüccar gibi hareket etmelerinin önüne geçebilmek için başvuruların sonuçlandırılma süresinin kısa tutulmasını teklif etti. Sarıbekir, “Süreyi ne kadar kısaltırsak avukatların köylere giderek yaptıkları bu tür başvuruların önüne geçeriz.” dedi.
Komisyona bilgi veren İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürü Ahmet Altıparmak, 81 ilde 104 komisyonun görev yaptığını açıkladı. Bazı avukatların köyleri dolaşarak, vatandaşlardan başvuru dilekçesi topladığını doğrulayan Altıparmak, 2 bin vatandaşın avukatlığını bir kişinin yapabildiğine dikkat çekti. Bunu önlemek için yeni bir yazılım programı hazırlattıklarına dikkat çeken Altıparmak, sicil numaralarıyla işlem yapılmasının ardından müracaatların daha dikkatli incelendiğini söyledi.
80 milyon YTL tazminat ödendi
Komisyona sunulan bilgilere göre, ağustos ayı sonuna kadar toplam 79 milyon 106 bin 961 YTL tazminat ödemesi yapıldı. Eylül 2006 tarihi itibarıyla 223 bin 294 kişi şikayette bulundu. Sonuçlandırılan 42 bin 487 başvurudan 20 bin 886’sı hakkında olumlu karar verilirken, 15 bin 332 başvuru reddedildi. 6 bin 269 başvuru hakkında ise daha önce zararlarının karşılandığına karar verildi. Reddedilen başvurular, ‘’kanun kapsamına girmediği için, süre yönünden, bilgi ve belge eksikliğinden’’ kaynaklandı. Olumlu kabul edilen 20 bin 886 başvurudan 2 bin 751’i ölüm, 929’u yaralanma, 451’i sakatlanma, 7 bin 197’si mallarla ilgili zararlar, 1.148’i tarım ve hayvancılıkla ilgili, 8 bin 280’i mal varlığına ulaşamamaktan kaynaklanan, 130’u ise diğer konulardan oluşuyor. 13.10.2006
Aşçı'nın yaşamı tehlikede
İstanbul Barosu üyesi avukatlar, tecride karşı ölüm orucunun 192. günündeki meslektaşları için Adalet Bakanı Çiçek hakkında suç duyurusunda bulundu
İstanbul Haber Servisi - İstanbul Barosu üyesi avukatlar, Adalet Bakanı Cemil Çiçek' in cezaevlerindeki tecrit sorununun çözümüne ilişkin somut adım atmayarak ölüm orucunun 192. gününde olan meslektaşları Behiç Aşçı 'nın yaşamını tehlikeye soktuğu gerekçesiyle suç duyurusunda bulundular.
Sultanahmet'teki İstanbul Adliyesi önünde bir araya gelen Tecrite Karşı Dayanışma Komitesi üyeleri adına açıklama yapan avukat Şükriye Erden, tecritin neden olduğu sorunların ve ölüm oruçlarının sona erdirilmesi için baro başkanlarından oluşan bir heyetin Adalet Bakanlığı'ndan günlerdir görüşme talep ettiklerini anımsattı.
Adalet Bakanı Çiçek'in baro başkanları ve avukatların tüm randevu taleplerini görmezden geldiğini dile getiren Erden, "Meslektaşımız Aşçı cezaevlerinde yaşanan sorunlara dikkat çekmek amacıyla başladığı ölüm orucu eyleminin 192. günündedir. Sağlık durumu gün geçtikçe daha kötüye gidiyor" dedi.
Demokratik kitle örgütlerinin ve baroların tüm girişimlerini görmezden gelen Çiçek'in görevini ihmal ederek kasten adam öldürme, işkence ve görevini kötüye kullanma suçlarını işlediğini ifade eden Erden, şöyle devam etti: "Adalet Bakanı, meslektaşımız Aşçı'nın yaşamını tehlikeye atmaktadır. Bugüne kadar çözüm için hiçbir çaba göstermemiştir. Ağır ve açık insan hakkı ihlali olan tecriti sürdürmesi ve meslektaşımızın yaşamını hiçe sayması hukuka ve adalete olan inancımızı yitirmemize neden olmuştur." Yaşanacak tüm olumsuzlukların tarihsel ve hukuksal sorumluluğunun Adalet Bakanı'na ait olduğunu söyleyen Erden, Çiçek'i suç işlememeye, avukatlık mesleğine daha fazla zarar vermemeye çağırdıklarını söyledi.
İstanbul Barosu Başkanı Kolcuoğlu Cumhuriyetin temel kazanımlarından ödün vermeyeceklerini söyledi
'Laik yapı aşındırılıyor'
*Baro başkanlığına 3. dönem aday olan Kolcuoğlu, İstanbul Barosu olağan genel kurulunu, Türkiye'nin içinde bulunduğu zor bir sürecin başlangıcında yaptıklarını belirterek "Duyarlı yurttaşlarımız, ülkemizin geleceği ve Cumhuriyet rejiminin nitelikleri bakımından ciddi ve haklı kaygı içindedir. Hepimiz biliyoruz ki demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hukuk devleti bu değerlere içtenlikle inanılmadan ve benimsenmeden ne savunulabilir ne de yaşama geçirilebilir. Hepsinden önemlisi, Cumhuriyete sahip çıkmadan, Cumhuriyetin yarattığı değerler anlaşılamadan demokrat ve özgürlükçü olunamaz" diye konuştu.
HİLAL KÖSE /CUMHURİYET
İstanbul Barosu, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu'nun başkan adayı Kazım Kolcuoğlu , Cumhuriyetin temel kazanımları ve laik, demokratik bir hukuk devletinin tam olarak yerleştirilmesi konusunda kararlı olduklarını söyledi.
Baro başkanlığına üçüncü dönem adaylığını koyan Kolcuoğlu, "Başkanlığım döneminde, avukatlarımız baroyu hem kendilerine yakın buldular hem de sorunları çözücü nitelikteki çalışmalarımızdan memnun oldular'' dedi. 21 bin 500 üyesi olan İstanbul Barosu'na, konferans salonu da olan kampus niteliğinde bir çalışma binası yapılması projelerinin olduğunu söyleyen Kolcuoğlu, bir bölümü huzurevi olan sosyal tesis açmayı da düşündüklerini söyledi. İnsan haklarının korunması, hukukun üstünlüğünün sağlanması konularında da önemli çalışmalar yürüttüklerini anlatan Kolcuoğlu, kısa dönemlerde sipariş gibi çıkarılan yasalara karşı sabahlara kadar çalışarak hazırladıkları önerileri, kitapçık halinde komisyon üyelerine ve milletvekillerine dağıttıklarını kaydetti.
Laikliğin korunması
Cumhuriyetin temel kazanımları, laik, demokratik bir hukuk devletinin tam olarak yerleştirilmesi konusunda kararlı olduklarını dile getiren Kolcuoğlu şöyle devam etti:
" Bizim gibi hukuk kurumlarının da bu ilkeleri savunan yönetimlere ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Onun için, bu dönem de Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu olarak yeniden seçimlere giriyoruz.''
Demokrasi ve insan haklarının korunmasının temelinin laik, demokratik bir yapı olduğunu dile getiren Kolcuoğlu, "Bu yapıya yönelik aşındırmalar, iktidarın tasarrufları, kadrolaşmalar konusunda önemli tereddütlerimiz var'' diye konuştu.
Tarikat-ticaret
Kolcuoğlu, Türkiye'de geri kuralları uygulama isteğinde olan tarikat-ticaret ikilisinin devletin belli yerlerine yerleştiğine dikkat çekti. Din kurallarını günlük hayat kurallarına uygulama çabalarının yavaş yavaş ortaya çıktığını söyleyen Kolcuoğlu, "Özellikle eğitim alanında taze beyinleri etkilemeye yönelik çabalar var. Önemli yerlere getirilen bürokratların eşlerinin türbanlı olmasına dikkat edildiğini de görüyoruz'' dedi. Akla dayalı çağdaş hukuku, kalıplaşmış din kurallarına döndürme çabalarının, basındaki anlatımlardan, kadrolar içersindeki ifadelerden ve Başbakanlık Müsteşarı'nın daha önce yazdığı kitapta açık olarak görüldüğünü dile getiren Kolcuoğlu, "Türkiye'yi katı olmayan, ama Müslümanlığın daha fazla ağırlık sağladığı bir yönetim düzeni içerisinde görmek istediklerini ifade ediyorlar'' diye konuştu.
Hükümetin, 28 Şubat sürecinde duran çalışmaları, kaldığı yerden daha usta politikalarla yürütmeye çalıştığını kaydeden Kolcuoğlu, sivil toplum örgütlerinin, partilerin, düşünürlerin ve üniversitelerin daha dikkatli, kapsayıcı ve anlatıcı bir yol izlemeleri gerektiğini vurguladı. Böyle bir gidişattan Türkiye'nin zarar göreceğinin halka anlatılması gerektiğini dile getirerek "Demokratik bir Cumhuriyet içerisinde yaşamanın laikliğin devam ettirilmesiyle mümkün olacağı anlatılmalı'' dedi. Bilim insanlarının da üniversite açılışlarında bu tehlikeyi açık olarak ortaya koyduklarını söyleyerek şöyle devam etti: "Demokrasiden, insan haklarından yana olanların umursamazlığı, bir kısım entelektüel geçinenlerin Cumhuriyeti numaralandırarak Türkiye karşıtlarıyla beraber görünmeye çalışmaları bizi bu hale getirdi.''
Zor süreç
İstanbul Barosu olağan genel kurulunu, Türkiye'nin içinde bulunduğu zor bir sürecin başlangıcında yaptıklarını, önümüzdeki bir yıl içerisinde yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin toplumda şimdiden bir gerilim yarattığının görüldüğünü ifade eden Kolcuoğlu, "Duyarlı yurttaşlarımız, ülkemizin geleceği ve Cumhuriyet rejiminin nitelikleri bakımından ciddi ve haklı kaygı içindedir. Hepimiz biliyoruz ki demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, hukuk devleti bu değerlere içtenlikle inanılmadan ve benimsenmeden ne savunulabilir ne de yaşama geçirilebilir. Hepsinden önemlisi, Cumhuriyete sahip çıkmadan, Cumhuriyetin yarattığı değerler anlaşılamadan demokrat ve özgürlükçü olunamaz" diye konuştu.
Baro olarak Cumhuriyetin kurucu değerlerine ve kazanımlarına, özellikle laikliğe, demokratik düzen içinde hukuk devletine, insan haklarına, hukukun üstünlüğüne, yargı bağımsızlığına, sahip çıktıklarını anımsatan Kolcuoğlu, "Bu ilkelerin salt biçimsel varlığı ile yetinmeyen; toplumumuzun bilim ışığında çağdaş uygarlık düzeyine çıkma, hukuk ve özgürlükler temelinde bir arada yaşama ve aydınlık geleceğe yürüme ereğini içeren bir anlayışı esas alarak görev yaptık" dedi.
Kamuoyunda ve özellikle avukatlar arasında İstanbul Barosu'nun bir "güven kurumuna " dönüştüğünü dile getiren Kolcuoğlu, CMK avukatlık servisinde görevli avukatların alacakları ile ilgili sorunları da takip ettiklerini söyleyerek yeni dönem projelerini şöyle sıraladı:
* Baronun tüm üyeleri sağlık güvencesine kavuşmuş olacak...
* Yaşlı avukatların gelecek kaygısı taşımadıkları ve kaliteli bir yaşam süreceği huzurevi yapılacak...
**İstanbul Barosu'nun büyüklüğüne yakışır yeni bir binaya taşınma hazırlıkları tamamlanacak...
Irak'ta soykırım yapıldı
İstanbul Barosu Başkanı Kolcuoğlu ABD ve İngiltere hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne suç duyurusunda bulunduklarını söyledi.
ABD ve İngiltere'nin Irak'taki haksız işgaline karşı Uluslararası Ceza Mahkemesi'ne (UCM) suç duyurusunda bulunduklarını, Irak'ta soykırım suçunun işlendiğini, işgalci devletlerin savaş suçlusu olarak yargılanmalarını talep ettiklerini kaydeden Kolcuoğlu, ABD'nin İncirlik Üssü'nü Irak ve Afganistan'a karşı yaptığı operasyonlarda askeri ve lojistik amaçlı olarak kullanmasına izin veren kararnamenin iptali amacıyla açtıkları davanın sürdüğünü belirtti. Kolcuoğlu şöyle devam etti: " İstanbul Barosu'nun önümüzdeki genel kurulu, sadece avukat kamuoyu için değil, tüm Türkiye için büyük önem taşıyacaktır. Savunduğumuz ilkelerin felsefi temellerinden koparılarak, çağdaşlıktan uzaklaştırılmasına yönelik girişimler, bizi daha bir sorumlu kılmaktadır. Büyük emeklerle altyapılarını hazırladığımız önemli projelerin sonuçlandırılması ve ilkelerimize uygun çağdaş bir baronun kurumsallaşması bakımından yeniden yetki istiyoruz."
Yargı bağımsızlığı
Hukukun en önemli etiğinin adalet olduğunu söyleyen Kolcuoğlu, "Adil kararı ancak bağımsız ve tarafsız mahkemeler verir. Türkiye'de, maalesef yargımızın, bağımsız olduğunu söyleyemeyiz. Yapılanması bağımsızlığını ortadan kaldırıyor. Siyasallaştırma baskısı sürekli yargıyı tartışılır duruma getiriyor. Önümüzdeki dönem, yargının bağımsızlığı konusunda adımlar atılması yönünde de mücadele edeceğiz" diye konuştu.
Y A Z A R L A R
İstanbul Barosu siyasî parti gibi davranıyor
Büşra Erdem /ZAMAN
İstanbul Barosu’nun mevcut yönetiminin siyasetçi gibi davranarak hükümeti karşısına aldığını savunan Satılmış Şahin, bu davranıştan en büyük zararı sahadaki avukatların gördüğünü ifade etti.
İstanbul Barosu’nda hafta sonu yapılacak seçimlere Hukukun Üstünlüğü Platformu adına katılacak olan avukat Satılmış Şahin, baronun siyasi parti gibi yönetildiğini söyledi. Yönetim kurulu adayları içinde muhafazakar, milliyetçi, liberal ve demokrat kimlikte tanınan avukatlar bulunduğuna dikkat çeken Şahin, Hukukun Üstünlüğü Platformu adı altında bütün görüşü buluşturduklarını vurguladı. Temel prensiplerinin avukatlık kimliği olduğunu kaydeden Şahin, “Geçmiş yönetimlerin yaptığı gibi herhangi bir siyasi partinin peşine takılmıyoruz, karşısında ya da yanında olmayacağız. Siyaset yapmayacağımızı taahhüt ediyoruz.” ifadelerini kullandı.
İstanbul Barosu’nda siyasi kimliklerin arka planda kalması için yönetim kurulu adaylarının öz geçmişlerini dahi açıklamadıklarını dile getiren avukat Şahin, baroya siyaseti sokmayacaklarını ifade etti. Şimdiye kadar avukatlık yapmayan kişilerin baroda başkanlık yaptığını öne süren Şahin, platform olarak avukatlık kimliğini öne çıkardıklarını belirtti. Ülkenin bölünmez bütünlüğü, milletin ortak değerleri, insan hak ve özgürlüklerinden taviz vermeyeceklerine vurgu yapan başkan adayı, kavga istemediklerinin altını çizdi. Baroda geçen dönem çatışma ve kamplaşmaların yaşandığını ifade eden Şahin, şunları söyledi: “Otobüsler dolusu insan Ankara’ya taşındı. Hükümetle karşı karşıya gelindi. Barolar Birliği başkanı ‘Başbakan’ı içime sindiremiyorum.’ dedi. Bundan avukatlar zarar gördü.”
Hükümetin CMK avukatlarına paraların bir yıl ödememesinin de doğru olmadığını belirten Şahin, buna İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu ve Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’un sebep olduğunu ileri sürdü. Bugüne kadar grup olarak iki handikap yaşadıklarını dile getiren Şahin, “Nasıl olsa kazanamıyoruz, seçime gitmeyelim mantığı vardı. Bugün bu kırıldı.” dedi.
Sahada çalışan avukatları baroya getireceklerini ifade eden Şahin, avukatların ekonomik durumunun güçlendirilmesi gerektiğini, bunun için zorunlu avukatlık sistemini savunduklarını söyledi. “Bugün 100 YTL’ye boşanma davası alan avukatlar var. 4 bin avukat büro açamıyor. Yaklaşık 4 bin avukat kamu kurumlarında ve şirketlerde bin YTL’ye çalışıyor. 2 bin 500 avukat evinden yürütüyor işlerini.” diyen Şahin, 65 yaş üstü avukatlardan da baro aidatı alınmaması gerektiğini dile getirdi. Şahin, avukatın ruhsat alırken baroya verdiği bin 500 YTL’nin de fazla olduğunu, bu fiyatın indirilmesi gerektiğini kaydetti.
Avukatlık Kanunu’nun çeteleşmeye neden olduğunu savunan Şahin, barolara aktarılan CMK ödeneklerinin çeteleşmeye yol açtığını söyledi. Barolar Birliği’nin tespiti üzerine Iğdır’da bir avukatın 6 ayda 165 bin YTL, Gaziantep’te bir avukatın da 3 ayda 157 milyar istediğini aktaran Şahin, böyle bir rakamın normal şartlarda mümkün olamayacağını vurguladı.
Bu arada 15 Ekim Pazar günü yapılacak seçimler için adaylar çalışmalarını yoğun şekilde sürdürüyor. Başkan adayları Ferit Hakan Baykal, Yücel Sayman ve Kazım Kolcuoğlu hazırladıkları broşürlerle ve avukatları bizzat ziyaret ederek çalışmalarını sürdürüyor.
Ankara Barosu’nda seçim heyecanı
Ankara Barosu’na kayıtlı 7 bin 913 avukat, yeni başkanları ile yönetim kurulu üyeleri ve Türkiye Barolar Birliği (TBB) delegelerini seçmek üzere 15 Ekim’de sandık başına gidecek.
Ankara Barosu 59. Olağan Genel Kurulu, 14-15 Ekim’de gerçekleştirilecek. Genel Kurul’da yapılacak baro başkanlığı seçimlerine, halen baro başkanlığı görevini yürüten Vedat Ahsen Coşar, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun, Salih Çelen Baroda Birlik Grubu’nun ve Hüseyin Yüksel Biçen de Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı olarak girecek. Baroda Birlik Grubu’nun adayı Salih Çelen, başkan seçilmesi halinde baronun bir sivil toplum kuruluşu olarak siyasetten, ideolojilerden ve çıkar çatışmalarından arındırılması için çalışmalar yürüteceğini bildirdi. Mevcut başkan Vedat Ahsen Coşar ise değişime açık olarak hiç kimsenin tekelinde olmayan bir iletişim platformunu gerçekleştirmek için aday olduğunu söyledi. Ankara, Zaman
Avukatlar geleceklerini oyluyor!
MAHMUT ÖVÜR/SABAH
Önümüzdeki günlerde Türkiye'nin en büyük avukatlık örgütü İstanbul Barosu'nda seçim var.
Yaklaşık 20 bin avukat yeni başkan ve yönetimini seçmek için sandık başına gidecek.
Ama sessiz ve heyecansız bir biçimde...
Oysa bir zamanlar, Türkiye'nin en etkili sivil toplum örgütü İstanbul Barosu'ndaki seçimlere ilgisiz kalmak mümkün müydü?
Şimdi ancak seçimden seçime hatırlanır oldu.
Toplumsal muhalefetin öncülüğünü yapan, hukuk alanındaki değişimleri zorlayan başkanlar dönemi neredeyse unutuldu.
Efsane başkan Orhan Apaydın'lı, sokakla hukuku buluşturan Turgut Kazan'lı, Yücel Sayman'lı yıllar da sadece hafızalarda kaldı.
Şimdilerde, düşünce özgürlüğüne karşı açtığı davalarla ünlenen Büyük Hukukçular Derneği gündemde...
İstanbul Barosu'nun varlığıyla yokluğu belli değil. Kuşkusuz kendi içinde çalışmalar yapıyor. Ama ne yazık ki hukuk alanında ciddi değişimlerin yaşandığı bir dönemde etkisi hissedilmiyor.
Peki ne oldu da böylesine önemli bir sivil toplum örgütü "sessizliğe" gömüldü?
Sorunun cevabını yeniden başkanlığa adaylığını koyan Yücel Sayman şöyle anlatıyor:
"Baro muhalif olmak zorundadır. Çünkü en iyisinin bulunduğunu asla düşünmez. Ama bugünkü İstanbul Baro yönetimi "baroyu devletle barıştırdık" diye övünüyor . Devletle barışmayı övünç sayan bir baro zaten muhalif olma ruhunu kaybetmiştir . Bu perspektifle de özgürlük ve güvenlik ikilemi söz konusu olduğunda, özgürlüklerin yanında olması gereken baro güvenlikle ilgili özgürlükleri ortadan kaldıran anlayışların yanında yer alıyor. Bunu da açıkça her zaman söyleyemeyeceği için sessiz kalıyor." Yücel Sayman, aday olmasının gerekçesini sadece İstanbul Barosu'nun bu sessizliğine değil, aynı zamanda önemli bir kırılma noktasının yaşanmasına bağlıyor ve şöyle diyor:
"Türkiye'de birbirine kızgın, öfkeli hatta zaman zaman şiddet kullanan bir kutuplaşma yaşanıyor. Bu belirli ölçeklerde baroda da var. Beni esas aday olmaya iten şey de baroda yaşanan bu kamplaşmaları ortadan kaldırma hedefi. Bunu başarırsak belki de Türkiye'nin demokratik yaşamında referans olabilecek ve parmakla gösterilebilecek bir ışık yakmış oluruz."
İstanbul Baro seçimlerinde geçmişte de olduğu gibi birkaç farklı grup yarışıyor.
Yarış büyük olasılıkla halen yönetimde olan ve son dönemlerde yükselen "ulusalcı dalga" içinde yer alan Kazım Kolcuoğlu'nun başını çektiği Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu ile Yücel Sayman'ın başkan adayı olduğu Çağdaş Avukatlar Grubu arasında geçecek.
Muhafazakar kesimi temsil eden Hukukun Üstünlüğü Platformu ve Hukuk Grubu'nun bu iki güçlü ekip arasında bir seçim yapması ise seçimin kaderini etkileyebilir.
İsrafil K. Kumbasar
israfilkumbasar@yenicaggazetesi.com.tr
İstanbul Barosu’nu Soros soluna teslim oyununa dikkat!
Dünyanın en büyük üçüncü hukuk meslek kuruluşu olan İstanbul Barosu’nu seçim heyecanı sardı!.. 14 Ekim Cumartesi günü yapılacak olan seçimde dört aday yarışacak!..
Kendilerini ‘çağdaş ulusal sol’ olarak tanımlayan Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı yeniden Av. Kazım Kolcuoğlu!..
‘İşbirlikçi sol’ ve ‘bölücüleri’ bünyesinde barındıran Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı ise eski baro başkanı Yücel Sayman!..
‘Sol çizgiden’ gelen bir başka aday Marmara Üniversitesi’nden Av. Ferit Hakan Baykal!..
Önceki seçimlere ‘Çağrı Avukatlar Grubu’ olarak katılan ‘Hukukun Üstünlüğü Platformu’ üyelerinin destek verdiği aday ise Av. Satılmış Şahin!..
İstanbul Barosu, 1996 yılına kadar ‘sol kimliği’ ile tanınan Turgut Kazan tarafından yönetildi!..
1996’da görevi devralan Yücel Sayman, 2002 yılına kadar üç dönem yönetimde kalmayı başardı!..
Sayman döneminde, İstanbul Barosu, Türk devletine ve milletine alerjisi olan ihanet çevreleri tarafından adeta bir ‘hukuk üssü’ olarak kullanıldı!..
İstanbul Barosu’nun adı, ‘PKK sempatizanları’ ve ‘İnsan Hakları Derneği’ ile birlikte anılır oldu!..
‘Soros kuruluşları’, ‘Alman vakıfları’ ve ‘AB fonları’ desteğiyle Türk devletinin altını oymayı amaçlayan etkinlikler düzenlendi!..
‘Azınlık hakları’ ile ilgili çalışmalar yapıldı!..
***
2001 yılında Kazım Kolcuoğlu önderliğindeki bir grup Sayman’ın yönetim anlayışına başkaldırdı!..
Sayman’ı destekleyen ‘Çağdaş Avukatlar Grubu’ndan ayrılarak, ‘Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’ ismi ile yeniden örgütlenen isyancılar, 2002 yılında yapılan ilk seçimde milliyetçi kesimin de desteğiyle Sayman’ı devirmeyi başardılar!..
Kolcuoğlu döneminde, İstanbul Barosu ‘kısmen’ de olsa milli çizgiye çekildi!..
KKTC ve Denktaş’a sahip çıkıldı!..
Möntrö ve Lozan konferansları düzenlendi!..
Ermeni soykırımına karşı tavır konuldu!..
Telafer ve Felluce katliamları kınandı!.
***
2004 seçimlerinde Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nca yeniden aday gösterilen Kolcuoğlu, 4.900 oy alarak bir kez daha başkanlığa seçildi!..
Çağdaş Avukatlar Grubu’nun adayı Bahri Bayram Belen’e ise 3.800 civarında oy çıktı!..
Geçtiğimiz günlerde Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu ve Çağdaş Avukatlar Grubu, yönetim kurulu adaylarını belirlemek için önseçime gittiler!..
Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu’nun önseçimine 2.029, Çağdaş Avukatlar Grubu’nun önseçimine ise yaklaşık 2.400 kişi katıldı!..
Bu sonuç, ‘vatansever oyların’ bölünmesi halinde Yücel Sayman’ın şansının artacağını gösteriyor!..
***
Milliyetçi avukatlar tarafından kurulan Hukukçular Birliği, bu kez ‘Hukukun Üstünlüğü Platformu’ adayı Satılmış Şahin’i destekleme kararı aldı!..
Şahin’in, baro yönetimini zorlama şansı var!...
Tabii, Hukukun Üstünlüğü Platformuna mensup avukatlar, eğer ‘verilecek işaret’ doğrultusunda son anda kıvırtıp Yücel Sayman’a yönelmezlerse!..
Zira, Avrupa Birliği, TESEV ve Açık Toplum Enstitüsü’nün desteğini alan Sayman, yönetimi ele geçirebilmek için yoğun bir kampanya yürütüyor!..
Öyle ki Hayati Yazıcı aracılığıyla Tayyip Erdoğan ile bir görüşme yapan Sayman’ın, AKP’li avukatların oyları için destek istediği iddia ediliyor!..
***
Ülkedeki bütün sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları, birlikler ve odalar, küreselleşme ekseninde ‘Türklük bilincini’ ve ‘milli duyarlılığı’ ortadan kaldırmak isteyen sözde ‘demokratik’, özde ‘gizli servislerin kontrolündeki’ NGO ve vakıflar tarafından birer birer ele geçiriliyor!..
Vatanseverlerin elindeki önemli kalelerden birisi olan İstanbul Barosu, ‘İkinci Cumhuriyetçiler’, ‘bölücüler’ ve ‘işbirlikçi Soros solcuları’ tarafından desteklenen, Hırant Dink ve Perihan Mağden’in avukatı Yücel Sayman ve ekibinin taarruzları sonucu ‘düşürülme’ tehlikesi ile karşı karşıya!..
Bu kaleyi korumak ‘milli’ bir görevidir!..
***
Ülkesini seven meslektaşlarımıza sesleniyoruz:
Eğer İstanbul Barosunun başında ‘Gençay Gürsoy’ gibi bir zatı görmek istemiyorsanız, tembellik etmeyin, üşenmeyin, “Bir oydan ne çıkar ki” demeyin, sandık başına gidin, oyunuzu kullanın!..
‘Bir’ oy, bazen ‘bin’ oy kadar önemlidir!..
Bir oy, her şeyi değiştirebilir!..
CUMHURİYET
İstanbul Barosu
DÜNYANIN en büyük barolarından İstanbul Barosu'nda bu hafta sonu seçim var. Baroda demokrat ve yurtsever bir yönetim sergileyen avukat Kazım Kolcuoğlu ''Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu''nun adayı olarak yeniden adaylığını koyarken, liboş ve şeriatçı takımları da işbirliğine giderek ittifak arayışlarına girdi.
Kulislerde neler olup bittiğini bir avukat dostumuza sorduk; şöyle dedi:
''Çağdaşlık yakın zamanlara kadar bağımsızlıkçı, aydınlanmacı, hukukun üstünlüğünü savunan, meslek ve ülke sorunlarında ulusal duyarlılıkları olan anlayışların tanımı için kullanılırdı. Bugün emperyalizmin, ulus devletleri her türlü hukuksal ve insani sınırlamaları çiğneyerek vahşice işgal edip parçaladığı bir dönemi yaşıyoruz. Bu süreçte çağdaş olmanın kişilere ve meslek örgütlerine yüklediği ilk sorumluluk, sınır tanımayan bu sömürüye karşı çıkmaktır. Sömürüye karşı, ulus devletlerin yanında yer almayıp, çağdaşlık iddiasında bulunmak sanal çağdaşlıktır, sözde çağdaşlıktır.
Örneğin spekülatör Soros , emperyalizmin sivil maskeli gücü olarak, içerden devşirdiği sanal çağdaşlarla ülkeleri kargaşaya sürüklemektedir. Soros'un turuncu üniformalı sivil(!) askerlerince devrilen antidemokratik yönetim yerine işbaşına gelen demokratik yönetim de her nedense hemen ABD ile ilişki kurmakta, ne kadar çağdaş ve demokratik oldukları ABD tarafından anında onaylanmaktadır!
İş âleminde, medyada, edebiyat dünyasında, üniversitelerde işe yarayacakların saptanması, arkalanması, ülkenin seçkin aydınları olarak öne çıkarılması, arada bir ödüllendirilmesi, giderek ülkenin alanında en büyük otoritesi olarak pazarlanması hep bu sürecin bir parçasıdır. İşte bu süreçte ülkenin gerçek çağdaşları ile turuncu çağdaşlar arasında ayrışma yaşanır. Bu kaçınılmaz bir süreçtir... Emperyalizmin ülkemizi etnik ve mezhepsel kışkırtmalarla kargaşaya sürüklemek, Lozan'ın öcünü almak istediği, BOP haritalarının piyasaya sürüldüğü bir dönemde saflar iyice berraklaştı. Yaşanılan süreç sonucunda meslek sorunlarını esas almakla birlikte, ülkesini, ulusunu, ulusal çıkarlarını, meslek sorunlarından ayırmadan çağdaş bir anlayışla savunan ilkeli çağdaşlık ortaya çıktı. İstanbul Barosu genel kurulunda da avukatlar, ilkeli çağdaşlık ile turuncu çağdaşlık arasında bir tercihte bulunacaklar.''
KADİR DİKBAŞ
Ermeni kaçakların hatırlattıkları
“Soykırımı” yalanını kanunla koruma altına almak isteyen Fransa, düşmanca tavrında ısrar ediyor. Tasarı dün mecliste onaylandı. Sırada senato var. Şu an Türkiye buna karşı neler yapılabileceğini tartışıyor.
Dile getirilen karşı hamlelerden biri de Türkiye'de kaçak olarak çalışan ve sayılarının 40 bin ile 70 bin arasında olduğu ileri sürülen Ermenistan vatandaşlarının gönderilmesi. Bugüne kadar pek konuşulmayan konu, Fransız Meclisi'nin "soykırımı yoktur" demeyi suç sayan tasarıyı gündeme almasıyla alevlendi.
Ermenistan ve Fransa'nın tarihi saptırarak siyaseten de olsa Türkleri "soykırımcı" ilan etmek için sürdürdüğü bunca kampanyaya rağmen, bu kaçak istihdama niçin göz yumuldu ya da müdahale edilmedi anlamak zor. Şimdi çıkıp haklı olarak, "Benim vatandaşım işsiz gezerken Ermenistan vatandaşı gelmiş kaçak çalışıyor. Böyle saçmalık olur mu?" diye soruyoruz. Buna mukabil "Gariban işçilerden ne istiyorsunuz?" diyenler de yok değil.
Aslına bakacak olursak, Türkiye ciddi bir yabancı kaçak işçi sorunuyla karşı karşıya. Sıkıntı Ermenistan vatandaşlarıyla sınırlı değil. Yakın çevremizdeki ülkelerden gelip Türkiye'de her türlü işte çalışan çok sayıda insan var. Doğu Avrupa, Ortadoğu ve bazı Asya ülkelerinden turist olarak gelen işçiler, "genellikle küçük ve orta boy işletmelerde, özellikle inşaat, döküm, deri, tekstil, plastik, tarım, gemicilik, yükleme-boşaltma, temizlik, tezgahtarlık, otelcilik" gibi işlerde çalışıyor.
Kaçak oldukları için ağır şartlarda, çok ucuza çalışmaya razı oluyor, istismar da edilebiliyorlar. İşçiler dışında fuhuş, kaçakçılık ve uyuşturucu işleriyle uğraşanlar da var.
1960'tan sonra resmen işgücü ihraç etmeye başlayan Türkiye, kaçak işçi göçü ile SSCB'nin dağılmasından sonra tanıştı. Bugün kaçak rakamı büyük boyutlara ulaştı. Bu kişiler, Türkiye'ye bir aylık, üç aylık vizelerle turist olarak gelip geri dönmüyorlar. Kimisi de vizesini yenileyip geri geliyor, kaldığı yerden çalışmaya devam ediyor. Bunun yanında kaçak giriş yapanlar da söz konusu.
Toplam kaçak sayısını bilen yok. Fakat tahminler 1 milyonu bulduğu yönünde yoğunlaşıyor. Konu hakkında hazırlanmış elle tutulur en önemli rapor, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın, "Kayıt Dışı İstihdam ve Yabancı Kaçak İşçi İstihdamı" raporu. 2004'te kaleme alınan raporda, şu ifadeler dikkat çekici: "Ülkemizde, yabancı kaçak işçi sayısı konusunda kesin rakam ve veri tespit edilemediğinden, yabancı kaçak istihdamının sayısal boyutu hakkında herhangi bir rakam telaffuz edilmesi uygun bulunmamıştır. Bununla birlikte yabancı kaçak işçi istihdamının boyutlarının, sayıları yüz binlerle ifade edilen oldukça ciddi büyüklüklere ulaştığı düşünülmektedir." Aynı raporda düşüncelerine yer verilen Türk-İş'e göre tahminler, 500 bin ile 1 milyon arasında değişmekte.
Yabancı kaçak işçi istihdamının boyutları ve yol açtığı zararlar tam olarak ortaya konulamasa da özellikle İstanbul ve turistik bölgelerde yaşayan, tatil yapan sıradan vatandaşlar bile kaçak sayısının boyutlarını ve olumsuz etkilerini müşahede edebiliyor.
Hepimiz biliyoruz ki, bugün Türkiye'nin en önemli meselelerinden biri işsizlik. 2,2 milyon işsizimiz var ve işsizlik oranı yüzde 8,8.
Kaçak yabancı işçiler, Türk vatandaşlarının çalışabileceği işlerde daha ucuz maliyetle çalışarak işsiz sayısını artırdığı gibi, prim ve vergi kayıplarına da yol açıyor. İşin başka bir tarafı da, gelir transferi. Kayıtlarda turist görünen çok sayıda yabancının ülkeye döviz getirdiğini sanıyoruz; ama tam tersi. En mütevazı bir hesapla, her bir kaçak işçinin ülkesine yılda ortalama bin dolar aktardığını varsaydığımızda bile, toplam rakam 1 milyar dolara yaklaşıyor.
KKTC bile kaçak çalışan Türk işçilerine ceza kesip Türkiye'ye gönderirken, öncelikle kendi işsizlerini düşünmesi gereken Türkiye'nin 1 milyon yabancı kaçak işçiye göz yumma lüksü olabilir mi?
13.10.2006
e-posta adresi:k.dikbas@zaman.com.tr
Fransa ve 301
Ergun BABAHAN [Sabah]
Tarihçi değilim ama binlerce yıl Anadolu'da yaşayan Ermenilerin başına 1. Dünya Savaşı sırasında kabul edilmesi mümkün olmayan belalar geldiğini biliyorum.
Bunlara bir isim koyabilecek çapta bilgi sahibi değilim elbette. Bunu yapmak tarihçilere ve hukukçulara düşer. Bize düşen tarihimizde yaşanan olayları açık yüreklilikle kabul etmek, bu konuların serbestçe araştırılmasını ve tartışılmasını olanaklı kılmak olmalı.
Ancak Fransa Meclisi'nin dün aldığı faşizan karar bu tavrı olanaksız kılıyor. Çünkü yasa ve ceza gücüyle tarihi bir gerçekliği saptamak mümkün değildir. Yasalar tartışmalı bir konuyu gerçek kabul ediyor ve aksini savunmayı suç haline getiriyorsa, ortada faşizan bir tutum vardır, Fransa'nın tutumu faşizandır.
O yüzden Fransa'ya gidersem tartışmalı bir konuda hüküm vermek ve "Ermeni soykırımı yoktur" demek zorundayım.
301'inci maddeyi destekleyenlerin olaya şimdi bu açıdan da bakmasında büyük yarar var. Çünkü tarihi bir olayla ilgili fikir açıklamanın suç haline getirilmesinin ne kadar çirkin, yanlış ve sapkın bir olay olduğunu ancak Fransız Meclisi'nin aldığı bu kararla fark edebileceklerdir. Hrant Dink'in ne gibi duygular içinde olduğunu bu karar daha iyi anlamamızı sağlayabilir ( Burada ilkeli duruşu nedeniyle Dink'i kutlamak istiyorum ).
Orada yok demek suç, burada var demek. Tuhaf bir durum yani.
Fikir özgürlüğüne yönelik her kısıtlamaya bizimle ilgili olsun olmasın karşı çıkmayı öğretecek bir gelişme bu.
Eğer bu olayı aşırı milliyetçilik dalgasının bir parçası haline getirip kimi AKP'lilerle CHP'lilerin savunduğu uç yaptırımları uygulamaya koyarsak, kendi değerlerimizi inkar etmiş oluruz.
Bu topraklarda gurur duymayacağımız olaylar yaşanmış olabilir ama göğsümüzü kabartan, bizi biz yapan nice gelişmelere de tanıklık edilmiştir.
500 yıl önce Avrupa'da kıyıma uğrayan Yahudilere kucak açılması, bizden farklı inançta olan insanlarla yüzlerce yıl barış içinde bir arada yaşamanın başarılması gibi.
Fransızların faşizan yasasına aynı düzeyde karşılık verirsek tuzağa düşeriz.
Elbette Fransa'ya tavır alacağız. Bence en güzel tavırlardan biri okullarda artık ne fayda sağladığını anlamadığım Fransızca eğitimine son vermek, dünyanın en yaygın ikinci lisanı olan İspanyolca öğretmeye başlamaktır.
Kendilerini hala dünyanın merkezinde zanneden Fransızlar, başta Avrupa Birliği olmak üzere dünya sahnesindeki güç kayıplarını kabul etmek istemiyor.
Küreselleşme, iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişme, pop kültürdeki Amerikan damgası onları korkutuyor.
Korkularını başka ülkelerin üzerine atmaya çalışıyorlar.
Kendi yakın tarihlerine, kendi katliam ve kıyımlarına bakmadan Türkiye'yi yargılama hakkı bulabiliyorlar.
Tarihimizdeki yanlışlıklar, çarpıklıklar konusunda Fransa'dan öğrenecek bir şeyimiz yoktur.
Dikkat etmemiz gereken tek şey tuzaklara düşmemek ve Sarkozy ve şürekasının bizi AB yolundan saptırma çabalarına prim vermemektir.
Son olarak şunu belirteyim ki, Fransa Meclisi'nin aldığı bu karar Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin kötüye gitmesine yol açmaktan başka bir sonuç sağlayamayacaktır.
Fransa'ya tepkiler
Murat Belge [ Radikal]
Fransa mahut yasa tasarısını çıkarmaya hazırlanırken, burada her zamanki gibi tepkisel bir kakofoni hüküm sürüyor. 'Sert çıkalım! Sert yapalım!' üslubunu, üsluptan öte, bir dünya görüşü ve uyulması zorunlu bir davranış biçimi haline getirmiş seçkinlerimiz var. Bunlar, doğal olarak, 'sert tepki' gösterilmesini salık veriyorlar, ama tepkinin kime ve nasıl gösterileceği konusunda görüşler karışıyor.
Örneğin, buraya çalışmaya gelen yoksul Ermenilerin toparlanıp hemen sınır dışı edilmesini öneren, zaten şimdiye kadar birbirinden parlak önerilerde bulunmuş ve parlak sonuçlar elde etmiş Şükrü Elekdağ! Böylece, birtakım garibanlar kendileriyle ilgisi olmayan birilerine misilleme olarak cezalandırılacak ve böylece Türkiye ne güçlü bir ülke olduğunu kanıtlamış olacak. 'Biz adamı böyle yaparız!' diyeceğiz.
İttihat-Terakki günlerinden beri Batı düşmanlığını, Batı korkusuna egemen kılamadığı için burada azınlık dövmekle yetinen vatanperver çizginin bugüne devam etmiş hali.
Bir de Fransa'ya karşı tepki göstermekten yana, daha cesur olanlar var. Ama bunlar da 'ekonomik' ve 'politik' tepki göstermekten yana olmak üzere ikiye ayrılıyor. Birinci grup Fransız mallarına, firmalarına vb. boykot uygulanması gerektiğini düşünüyor. Burada bir sakınca, Türkiye'nin ekonomik hayatında en etkili rol oynayan firmanın Renault olması- yani Oyak-Renault.
'Politik' tepkiden yana olanlar Fransızların çıkardığı yasanın aşağı yukarı aynısının (adlar değiştirilerek: 'Ermeni' yerine 'Cezayir' vb.) çıkarılması gereğini savunuyor. Çıkarılacak yasaların arasına, 'Ermeni soykırımı olmuştur' demeyi yasaklayan bir yasa koymayı da öneriyorlar. Bir taşla birkaç kuş birden.
Başbakan'ın buna cevabını gene radyodan duydum. "Biz pisliği pislikle temizlemeyiz" diyordu. Bunu ben dahil birkaç kişi de yazdı: 'Eleştirdiğiniz yanlış davranışın tıpkısını yapmanız ne anlama gelir?' diye. O bakımdan, dediğim kakofonik koro içinde Başbakan'dan gelen sesler kulağa daha iyi çalınıyor. Örneğin, Avrupa ilke ve değerlerinden söz etmesi ve Birlik üyelerini bu durum karşısında tavır almaya çağırması da çok doğru. Ben de, şu dönemde Türkiye'nin, Avrupa'dan gelen bu gibi bozuk davranışlar karşısında, demokratik değerlerin tutarlı bir savunucusu olarak cevap vermesinin isabetine inananlardanım.
Ama bu işin bir fazla ve bir eksik ayağı var. Fazlası, her zamanki aşırı duygusallık. Bunun sonucu dilinin ayarını bozma. Eksiği ise, söz konusu olay üstüne söylenen. Fransa'nın bilinen konuda çoğumuza yanlış ve antidemokratik görünen yollara başvurması tarihte böyle bir olay olmadığı anlamına gelmiyor. Olan olayın ne olduğu, 'genosid' olup olmadığı daha çok tartışılır, ama 'Külliyen yalan! Kuru iftira!' tarzında bir 'üstünü örtme' çabasına girerseniz, birilerinin belirli bir alanda yaptığı yanlışı, onunla hiç ilgisi olmayan bir başka düzeydeki olayı saklamak veya inkâr etmek için kullanırsanız, bundan kazançlı çıkacak olan da siz olamazsınız.
Oysa şöyle bir ortamda, daha önce bu işin bu hale gelmesinde hiçbir payı olmadığı için bugün de bu düğümü çözmekte en elverişli noktada duran AKP gibi bir parti, geçmişte olanlar hakkında dile getireceği bir 'teessüf'le bile, hem kendisi hem de gelecek kuşaklar için önemli bir hafifleme sağlayabilirdi. Ama bu ülkede herkes, her durumda, 'şahin' olmayı seviyor.
Fransa savcılığa soyunmakla kendini rezil ediyor
Fransa'nın Ermeni soykırımını inkârı suç saymasını öngören tasarı, sadece kurnaz vekillerin Fransa'daki Ermenilerden oy toplamasına yarayacak
Yves ThrÈard (Arşivi)
Sosyalistlerin yasa tasarısının bugün parlamentoda onaylanması sonucunda Fransa'da Ermeni soykırımının inkârının cezalandırılması, yanlıştan da öte çok büyük bir hata olur. Ermeni davasını kabul etsek de bu görüşteyiz. Şimdiye dek ne Fransa'da, ne Avrupa'da ne de Ermenistan'da böyle bir talebi ısrarla dile getiren bir hareket oldu. Sosyalist grup başkanı Jean-Marc Ayrault'nun "Ortak geçmişimiz için faydalı" demekle neyi kastettiğini de anlayamadık. Hangi ortak tarih? Osmanlı İmparatorluğu'nun parçası olmayan Fransa, 1915 katliamlarına da karışmadı. En fazla katliamdan kaçan çok sayıda kişiyi ülkeye kabul etmiştir.
Oysa son günlerde vekillere defalarca sağduyulu uyarılarda bulunuldu. Her ne kadar Cumhurbaşkanı Jacques Chirac Erivan ziyaretinden beri Ankara'dan soykırımı tanımasını istese de, sosyalistlerin yasa tasarısını yararsız bir 'polemik' diye nitelemekten kaçınmadı. Tasarı bunun da ötesinde fırsatçı bir nitelik taşıyor; zira amaç, seçimlere birkaç ay kala Fransa'da 500 bin civarında olduğu tahmin edilen Ermeni cemaatinin oylarını kazanmak.
Gelelim Türkiye'deki Ermenilere. Konunun asıl muhatabı ve hapis cezası nedeniyle susmaya mahkûm bu azınlığın görüşüne güya çok önem veriyoruz. Bu cemaat de Fransızların girişimini 'aptallık' olarak görüyor. Cemaatin önde gelen aydınlarından biri "Türkiye'de ifade özgürlüğünü yasaklayanlarla Fransa'da bu teklifi verenler aynı zihniyette" gerçeğinin altını çiziyor.
Ermeni soykırımını kabul etmek bir şey, ki ülkemiz bunu 2001'de resmen yaptı; inkârını cezalandırmak başka şey. Kaldı ki soykırım inkârı Fransa'da, her ne pahasına olursa olsun cezalandırılması için yasa gerektirecek kadar sık yaşanmıyor. Zaten tarihe ilişkin anma yasaları, reklama susamış kinci insanları hiçbir zaman frenleyemez. Vekillerimizin kurnazlığını kullanması gereken çok daha acil bir sürü konu var. Ermenilerin yaşadığı zulümlerin siyasi amaçlarla kullanılması yersiz olmakla kalmayıp, ters tepecektir.
Türkiye'nin AB üyeliğine karşı çıkanlara şunu diyelim: Bu tartışma Türkiye'nin AB'ye girme isteğini yok etmeyecek. Şu da girmesini isteyenlere: Bir ülkeyi reform yapmaya ve demokratikleşmeye, düşmanca sinyallerle teşvik edemezsiniz. İnsan haklarını savunan, halklar arası diyaloğa önem veren Fransa, kendini barış ve uygarlık değerlerinin mesajlarını iletmeye adadıkça büyür. Sözde evrensel bir tarihi olayda savcılığa soyunarak, şu anda kendini rezil ediyor. (Başyazı, 12 Ekim 2006)
Türk devrimi, laiklik ve İslam
Cumhuriyete, demokrasiye, laikliğe ve moderniteye aykırı olan İslam değil, İslam'a bin yıldır musallat olmuş Harici, Hanbeli, Selefi, Eşari doktrinleri ile yoğrulmuş 'irtica'dır. İslam belirli bir devlet şekli önermez, dünyevi egemenliğin icrasına ilişkin evrensel değerleri öne çıkarır
UYGAR AKTAN (Arşivi)
Cumhuriyetimizin temel niteliklerinden olan laiklik, aynı zamanda Türkiye'nin en derin siyasal kutuplaşmasının kaynağını oluşturuyor. Bu kutuplaşma yine bir rejim bunalımı boyutlarına ulaşıyor. Bu bağlamda laiklik ve karşıtı olarak kabul edilen 'irtica' kavramını hukuki veya siyasi tanımlama çabalarına girmeden, teolojik çerçevede analiz etmek faydalı olabilir. Çünkü toplumların içselleştirdiği teolojik doktrinler zamanla birer kültür koduna dönüşürler. Teoloji ile sosyoloji arasındaki bu gizli bağın tarihteki izlerini sürerek din-devlet-toplum ilişkilerindeki bazı kronikleşmiş açmazlara çare bulabiliriz.
Günümüz radikal İslamcı akımların teolojik kökleri İslam tarihinin ilk mezhebi Hariciliğe dayanır. Hariciliğin temel doktrini, diğer Müslümanlar arasında 'büyük günah' işleyenleri tekfir (aforoz) etmeyi öngörür. Hedef haline gelen bu Müslümanlar onların gözünde 'kâfir' olduklarından, katledilmeleri 'cihat' kabul edilir. Haricilik ile organik bağı olmasa da, bazı benzerlikler içeren Selefilik, 14. asır İslam bilgini İbn Teymiyye'nin düşüncesinde kristalleşmiştir. Buna göre asr-ı saadet sonrası Müslümanlık giderek dinden sapmıştır. Yapılması gereken saf İslam'a dönmek, Kuran hükümlerini lafızcı-literalist biçimde okumak ve bunların uygulanmasına direnen 'gevşek' Müslümanlar dahil herkese karşı cihat etmektir.
İbn Teymiyye'den Seyyid Kutup'a
Mısırlı Müslüman Kardeşler'in baş teorisyeni Seyyid Kutup (ölm. 1966) işte bu Harici-Selefi damarı güncel bir ideolojik sistem içersine oturtmuştur. Kutup, 'üzerinde şeriatın hüküm sürmediği' bütün toprakların savaş alanı (Dar'ül Harp) olduğunu ve bu topraklardaki 'cahili düzenlere' itaat eden Müslümanların da İslam öncesi dönemdeki putperestler gibi olduklarını iddia etmiştir.
Leninist devrimci şiddet yöntemini İslam'ın Tekfir-Hicret-Cihat kavramları ile birleştiren Kutup, hayatın her ayrıntısını İslam'a göre düzenlemeyi varlık nedeni saymayan tüm rejimleri kategorik olarak tekfir etmiştir. Sonra da bu 'küfür rejimleri' ile onlara itaat eden 'nüfus cüzdanı Müslüman' toplumdan coğrafi veya manevi anlamda hicreti, yani göçerek ayrılmayı öngörmüştür. Yeterli güce ulaşıldığında da bu rejimlerin cihat ile yıkılmasını savunmuştur.
Bu Yeni Selefi ideoloji tüm dünyadaki İslamcı akımları derinden etkilemiştir. Bunun bizdeki yansımalarından biri de Milli Görüş hareketidir. Radikal ve devrimci olan Harici-Selefi akımın yanı sıra, İslam düşüncesinde gelenekçi ve muhafazakâr damarı temsil eden Eşariliğe de değinmek gerekir. Eşarilik, Müslümanların devlet hayatına Emeviler ile giren saltanatların dünyevi egemenliklerine dinsel meşruiyet sağlamıştır. Bu amaçla kader ve itaat doktrinlerini İslam inanışına bir tür saltanat ideolojisi olarak hâkim kılmıştır. Cumhuriyet'in saltanat ve hilafeti kaldırışıyla beraber 'tahtsız' kalan gelenekçi-saltanatçı Eşari akım, 1960'larda Kutup'un kitaplarının tercümesiyle Türkiye'ye giren Yeni Selefilik ile Cumhuriyet'e karşı bütünleşmiştir. Eşarilik ve Selefilik, özü itibarıyla taban tabana zıt olmalarına rağmen, düşmanın ortak olması bu kaynaşmaya yol açmıştır.
İrtica kavramının soyağacı
İrtica kavramının dinsel soyağacı, laiklik savunmasının da ancak bir teolojik paradigmayla mümkün olacağını göstermektedir. Bu amaçla İslam'ın sosyo-politik boyutu ile Cumhuriyet'in temel ilkeleri arasında varolan simetriyi keşfetmek gerek. İslam düşünce tarihinde akılcı-nakilci, yenilikçi-gelenekçi veya ehli rey-ehli hadis gibi isimlendirmelerle anılan iki karşıt akım vardır. 'Bağımsız akıl yürütenler' şeklinde tercüme edilebilecek ehl-i rey, 8. asırda Kûfe şehrinde müstakil bir ekole dönüşmüştür. Ancak Hz. Ömer'den Fazlur Rahman'a, Endülüs'ten Asya'ya kadar uzanan bu akım İslam düşüncesinin ana damarını teşkil eder.
Atatürk çağdaşlaşmanın kapsamına din düşüncesini de dahil ederken aynı zamanda 19. asır medrese kökenli Osmanlı âlimi Ahmet Cevdet Paşa'nın zamanın değişmesi (ezman-ı tegayyür) ile hükümlerin de değişmesi gerektiği görüşünü yansıtmıştır. Cevdet Paşa da bu ilkeyi 15. asır Hanefi fakihi Celalüddin Devvani'nin içtihadına dayandırıyordu. Devvani'ye göre devlet çağın ihtiyaçlarına göre yasal düzenlemeler yapmalıydı. Büyük fakih Necmeddin et-Tufi (ölm. 716/1316) 'Muamelatta (toplumsal alanda) hükümler maslahata (halkın menfaatlerine) göre belirlenir, bu alanda dinin verileri sadece birer örnektir, tüm zamanları bağlamaz' demiştir. Kadı Abdülcabbar ise (ölm. 415/1025) 'Eğer akıl ile vahiy çatışır gibi bir görünüm ortaya çıkarsa akıl esas alınır, vahyin verileri akla uygun hale getirmek üzere yorumlanır' hükmünü vermiştir. Bu bağlamda Atatürk şöyle diyor: "Özellikle bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla ve halkın menfaatine (maslahata) uygundur, biliniz ki o bizim dinimize de uygundur." Tufi ve Abdülcebbar deyince fetva oluyor da, Atatürk deyince mi küfür oluyor? Dinin toplumsal alana dair hükümlerinde bağlayıcı olanın makasıd-ı şeria yani amaçlar olduğu (örneğin mal güvenliği); vesail ahkâmın, yani bunu gerçekleştirmeye dönük araç hükümlerin (örneğin hırsızın elini kesme) şartlara göre değiştirilebileceği ilkesi ise İbn Şatıbi'nin hukuk teorisinde sistemleşmiştir.
Akılcılar ve gelenekçiler
Aslında Sünni gelenekte Hanefi-Maturidiliğin temsil ettiği akılcı yenilikçilerle Şafi-Eşariliğin temsil ettiği nakilci gelenekçiler arasındaki bu düalite İslam tarihinin ilk dönemlerinde başlamıştır.
Raşit halifelerin ikincisi Hz. Ömer, bazı Kuran ayetlerindeki açık emirleri, 'şartların değiştiği' gerekçesiyle askıya alarak bu mücadeleyi tetiklemiştir. Büyük İmam olarak tarihe geçen Ebu Hanife, Kuran ve Sünnet'in sınırlı sayıda hukuki hüküm içermesi sonucu ortaya çıkan yoruma açık geniş alanda, iyi ve doğrunun akılla bilinebileceğini ve bu bilginin dinen meşru bir hukuk kaynağı (şeri delil) olduğunu vurgulayan istishan kavramını kullanmıştır.
İslam tarihinin en büyük kelamcısı olarak bilinen Türk âlim İmam Maturidi ise Hz. Ömer'in uygulamasına dayanarak içtihad-i nesih kavramını geliştirmiştir. Buna göre muamelata (toplumsal-hukuki alana) ilişkin Kuran hükümlerinin akıl ile hükümden düşürülebileceğini (nesh edilebileceğini) söylemiştir. Maturidi diyanet ile siyaset ayrımı yaptığı gibi, din ve şeriat kavramlarını da ayırmış ve dini bireyin kalbinde kimsenin müdahale edemeyeceği bir bölümde saklı bulunan bir inanç olarak tanımlamış, şeriat kavramınıysa bir toplumun ihtiyaçlarına cevap vermek üzere geliştirilen geçici kurallar dizisine indirgemiştir. İslam'ı bir 'akıl dini' diye niteleyen Maturidi, kendisine peygamber veya kitap gelmemiş insanların bile Tanrı gerçeğine ulaşabileceği yönündeki iddiasını şu ölümsüz sözlerle ifade etmiştir: ''Akıl Allah'ı bulur.'' Maturidi aklın Allah'ı aracısız bulabileceği görüşünden hareketle, akıl baliğ oluncaya, yani çocuk belli yaşa gelinceye kadar dini eğitime bile gerek görmemiştir ve bu durum tarihte Maturidiler ile Eşariler arasında şiddetli tartışmalara yol açmıştır. Bir yönüyle Hanefi-Maturidilik, iman ve amelin bir bütün olduğunu öne süren, yani bir Müslüman'ın dış görünümüne ve davranışlarına bakarak onun inancını sorgulayan Harici, Hanbeli ve Eşariliğe karşı gelişen mürcie akımını temsil eder. Mürcie iman ve amelin ayrı olduğunu ve dolayısıyla bir insanın 'Ben Müslümanım' dedikten sonra günahkâr bile olsa inancının başka insanlarca asla sorgulanamayacağını ifade etmiştir. Bu görüşün şekle ağırlık vererek birey üzerinde toplum baskısı oluşturan ve bu suretle riyanın yayılmasına yol açan anlayışı engellemeye dönük olduğu ortada.
Özgür irade
Bunun ötesinde Maturidi insanın özgür iradeye sahip olduğunu savunmuştur. Maturidi'nin yaşadığı dönemin koşulları dikkate alındığında 'özgür irade' kavramının dinsel olduğu kadar siyasal sonuçlarının da olduğu kolayca anlaşılır. Eşariliğin savunduğu kader doktrini sayesinde iktidarı gasp eden despot sultanlar, kendi egemenliklerinin 'Allah'ın yazdığı kader' olduğunu, zira Allah dilemeseydi başa zaten geçmiş olmalarının mümkün olamayacağını iddia edebilmişlerdir. Buradan hareketle onların hükümranlığını sorgulayanlar 'Allah'ın hikmetinden sual olunmaz' diye susturulmuşlardır. Ve bu despotlar 'Peygamber'in vekili', 'Allah'ın gölgesi' gibi sıfatları aldıklarından kendilerine isyan edenleri, Allah'ın irade ve takdirine isyan etmekle itham edip ezmişlerdir. Maturidi dönemin payitahtı olan Bağdat'a gitmeye tenezzül etmeyerek, aslında politik bir tavır sergilemiştir. Dahası dönemin teamülü gereği cami hutbelerinde sultan-halifelere yapılan methiyelere karşı, yaşadığı Semerkant'ın camilerinde 'zalim sultanlara adil diyenlere' karşı çok sert bir fetva okutarak, saltanat ve baskıya muhalif tutumunu ortaya koymuştur. Bütün bunlar Maturidi'nin bireyin akıl, vicdan ve irade özgürlüğünü savunan bir abide isim olduğunu göstermektedir.
Bu uzun fikri zincire çağımızdaki son halkasını takan Pakistanlı bilgin Fazlur Rahman (ölm. 1988) olmuştur. Fazlur Rahman, 'historicist' okuma yöntemini uygulayarak Kuran'ın yasamaya ilişkin hükümlerinin 'tarihsel', bu hükümlerin arkasındaki 'ruh ve genel amaçların' ise 'evrensel' olduğu düşüncesini yinelemiştir.
Fikri mirasın özeti
İslam düşüncesindeki bu muazzam fikri mirasın mantıki sonuçlarını şöyle özetleyebiliriz: Kuran'ın yasamaya (muamelat) ilişkin araç hükümleri (vesail ahkâm) tarihsel birer örnektir ve şartların değişmesi (ezman-ı tegayyür) karşısında akıl ile hükümden düşebilirler (içtihad-i nesih). Evrensel ve zaman üstü bağlayıcılığı olan Kuran'ın genel amaçlarıdır (makasıd-ı şeria). Bu 'genel amaçlar' da aslında tek bir temel ölçüte indirgenebilir: Adaleti sağlayan kamu yararı (maslahat). Bu bağlamda 'iyi ve doğru'nun ne olduğu akıl ile de bilinebilir (istihsan). Ve bu bilgi dinen de meşru olan bir hukuk kaynağıdır (şer'i delil).
Bu özet aslında Cumhuriyet'in İslam'a bakışını da yansıtır. Atatürk Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurmuş ve başına sadece Hanefi-Maturidi çizgisini temsil eden başkanların getirilmesi talimatını vermiştir. Atatürk aynı zamanda Meclis kararı ile Kuran'ın Türkçeye çevrilmesini emretmiş ve çeviriyi yapan Elmalılı Hamdi ile Diyanet arasındaki sözleşmenin beşinci maddesi, tercüme ve tefsirin 'Hanefi mezhebine riayet olunarak' yapılmasını karara bağlamıştır. Cumhuriyet'in ilk adalet bakanı ve aynı zamanda büyük bir din bilgini olan Seyyid bey, hilafetin kaldırılmasının İslam'ın bir gereği olduğunun teolojik argümanlarını ortaya koyduğu tarihi Meclis konuşmasında, dine göre devlet yönetimiyle ilgili Kuran'daki kilit kavram olan 'maruf' kavramını, Maturidi-Eşari düalitesine atfen tanımlar. Buna göre 'maruf' 'şeriat tarafından güzel ve iyi olduğu bildirilen şey' değil, 'aklın güzel ve iyi olarak belirlediği şeydir'.
Din-devlet ilişkisinin fay hattı
İşte din-devlet ilişkilerindeki fay hattı buradan geçmektedir. Bu anlamda laiklik İslami literatürdeki şu iki ilkeye tekabül eden ön kabullere dayanmaktadır: Kuran'ın muamelat hükümleri artık mensuhtur (yürürlükten kalkmıştır). Maslahatın, yani kamu yararının ne olduğunu tespit etme ve gereğini yerine getirme yetkisi, 'İslam'da saltanat ve ruhbaniyet yoktur' ilkeleri gereği, padişah ve ulemanın iki dudağı arasından cumhurun ortak aklına aktarılmıştır.
Laikliğin dilimizdeki tam karşılığı Müşir Ahmet İzzet Paşa'nın önerdiği 'laruhbani' (ruhban olmayan) ifadesidir. Ruhbaniyet ve teokratik monarşi denince insanların aklına sadece Ortaçağ Avrupa'sı ve Katolik kilisesi geliyor. Oysa Raşit halifelerin dönemine son veren zorba sultanlar, keyfi egemenliklerini İslam adına meşru gösterecek ısmarlama fetva ve hadis uyduran sözde bir ulema sınıfını saraya çekmeyi başarmıştı. Böylece İslam'ın yıktığı şirke dayalı teokratik saltanat, İslami bir kılık içinde hortlamış ve bunu da kılıfına uydurmak adına gerekli fetvaları vermesi için yine İslam'ın yıktığı ruhbaniyet kurumu işlevsel bakımdan diriltilmiştir. İşte bugün artık demokrasi ve cumhuriyet kavramlarını benimsediklerini iddia edenler 'muamelat alanındaki hükümlerin mensuh olduğunu' ileri süren teolojik çizgiyi benimsemezlerse, başbakanın seçilmiş bir padişah, meclisin ise 'ruhbanlar şûrası' olmanın ötesinde demokrasi iddiaları olamaz.
Beş temel ilke
İslam belli bir devlet şeklini önermez, dünyevi egemenliğin icrası konusunda evrensel değerleri öne çıkarır. Bunlar şu beş temel ilkeye tekabül eder: Biat (seçim), Şûra (meşveret), Maslahat (kamu yararı), Ehliyet ve Adalet. Atatürk'ü dinleyelim: "Bilirsiniz ki, şer'i esaslarda, ilahi emirde hükümet şekli yoktur. Şu veya bu şekil ifade edilmiş değildir. Yoktur. Yalnız hükümetin nasıl olması lazım geleceğine dair esaslar ifade olunmuştur... Millet her noktadan kendi yararlarını muhafaza edecek olan (maslahat) ve yararları korumak için lazım olan vasıfları, meziyetleri (ehliyet) toplamış bulunduğunu kabul ederek seçtiği (biat) insanlardan, vekillerden kurulu bir şûraya (meşveret) malik olursa ve bu şura, adalet üzerine hareket ederse işte Allah'ın ve Kuran'ın istediği hükümet olur. Çok iftihara şayandır ki milletimiz 1300 sene sonra bu Kuran hakikatlerini fiili halde göstermiş oldu."
Atatürk tarihimizin en büyük ikonoklastı, put kırıcısıdır. Ama laiklik Atatürk'ün kendisini ikonlaştırarak savunulamaz. Atatürk laikliği nasıl savunduysa bizde öyle savunmalıyız: Dini alanda asıl ikonoklastın İslam dininin kendisi olduğunu keşfederek. Cumhuriyete, demokrasiye, laikliğe ve moderniteye aykırı olan İslam değil, İslam'a bin yıldır musallat olmuş Harici, Hanbeli, Selefi, Eşari doktrinleri ile yoğrulmuş 'irticadır'. Oysa Hanefi-Maturidiliğin ana eksenini oluşturduğu İslam düşüncesindeki akılcı-dinamik ekol modernleşmenin engeli değil, teolojik boyutudur ve sadece keşfedilmeyi beklemektedir.
Uygar Aktan: Araştırmacı yazar
| Basinda Yargi Haberleri... |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) Derleme : Metin OZDERIN |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |


0 Comments:
Post a Comment
<< Home